GÜNDEM Yazarlar Yıldızlı semalar altında ibadet

Yıldızlı semalar altında ibadet

Bu köşenin daimi takipçileri artık biliyor Hocaefendi’nin ders halkasındaki tefsir okutma metodunu.

Ramazan’da sahur sonralarına alınan ders aynı canlılığı, aynı haz ve lezzeti ile devam ediyor. Belki burada sübjektif bir ilavede bulunabilirim; benim hissiyatım olduğu için sübjektif dedim; bir farklılık var gibi sanki. izahını kelimelerle ifade etmekten aciz olduğum ama madden ve manen iliklerime kadar hissettiğim, duyduğum bir farklılık. Şöyle diyebilirim; susuz bir insanın yudum yudum su içtiğinde duyduğu haz misali gibi bir şey bu. Sekine mi? Belki, niçin olmasın?

Çok düşündüm; bu farkı oluşturan ne diye; zamanın Ramazan olmasının ötesinde bir şey gelmedi aklıma. Demek ki Ramazan kendine has büyüsünü, hazzını, halavetini bir şekilde hissettiriyor ve bu his Rabbimizin muradının anlaşılmaya çalışıldığı tefsir dersi ortamında belki de ete-kemiğe bürünüp aramızda dolaşıyor, iliklerimize kadar kendini duyuruyor.

Sabah namazı tesbihatı sonrası tesbih taneleri gibi dizilen talebeler imamenin gelip yerine oturmasını bekliyordu ki halka tamamlansın. Geldi, oturdu ve derse duayla başladık. Duada dikkatimi çeken yeni ilavelerdi. Bazı dua cümleleri ilave edilmişti her zaman yaptığımız duaya. Aslında bu bile başlı başına ele alınması gereken bir konu. Duada ülfet ve ünsiyete düşmemek, tecdidi orada da yakalamak, belki de kat edilen mesafeye bağlı olarak bir adım, bir basamak ötesine has ilaveler. Böylece hayatın her karesinde olduğu gibi burada da dinamizmi yakalama ve ruha, kalbe mertebe atlatma. Can u gönülden aminler eşlik etti duaya.

Dua biter bitmez halkanın başında oturan arkadaşa hitaben “bir şey desem darılmazsın değil mi?” dedi. Bir düzeltmede bulunacaktı, belliydi. Aldığı “estağfirullah” karşılığına aldırmadan anında kararından vazgeçti ve yanına çağırdı arkadaşı. Kulağına hafifçe fısıldadı söyleyeceği şeyi. Siz ne düşündünüz şimdi bilmem ama ben “haddeden geçmiş nezaket yâl u bâl olmuş sana “dedim. Gerçi Lale devri şairi bunu sevgilisinin nezaketini ifade için söyler ama önemli olan burada muhteva. Hoca-talebe münasebeti içinde açıktan söylese ne olacak? Zaten halka eğitim ve öğretim için var değil mi? Olsun, herkesin duyacağı şekildeki bir ikazdan talebesinin rahatsız olabileceğini hesaba kattı. Sindi siz buna yâl u bâl olmuş nezaket demez de ne dersiniz?

Merak ettiniz biliyorum; neydi yaptığı o düzeltme diye. Ben de merak ettim; ders sonunda sordum. Arkadaşımız alabildiğine rahat bir biçimde söyledi; grameri, dil bilgisini alakadar eden ve manayı da değiştirmeyen küçük bir hareke yanlışlığını tashih etmiş.

Bugün derste müzakere var. Dün Elmalılı’dan okunan Fussilet süresi ilk ayetleri bugün başka tefsirlerden müzakere edilecek. Dün Elmalı okunurken yaptığı ilaveler, bugün başka tefsirlere yapacağı ilavelerle ayrı bir zenginlik kazanacak. Herkes pusuya yatmış avcı misali o ağızdan çıkacak sözleri bekliyor.

Her arkadaş elinde tuttuğu tefsirden özetlere başladı. Fussilet süresi 9 ve devam eden ayetlere sıra gelmişti ki bu ayetler yeryüzünün yaratılışını anlatıyordu. Farklı ilim dallarını alakadar eden bilgiler, yorumlar ardı ardına sökün ediyordu. O ayetlere mutlaka bakmalısınız elinizin altındaki meallerden, tefsirlerden. “İki gün, revâsi, rızıkların dört günde her isteyenin istediğini bulacağı şekilde tanzimi, semaya istiva/yönelme, duhan...” her biri hakkında nice yorumlar yapıldı. Sıra 12. ayetteki “..Biz dünya semasını kandillerle, yıldızlarla süsledik; bozulup yıkılmaktan koruduk...” kısmına gelmişti.

Yorumları aktarılan tefsir Merhum Aliyyu’l Kari’nin “Envaru’l Kur’an ve Esraru’l Furkan” adlı halkaya yeni ilave edilen tefsiriydi. Arkadaşımız oradan bir iktibasta bulundu. İktibas kelimesi kelimesine aynen şöyle: “Cenab-ı Hak ehli arz için gökyüzünü tezyin edip onların nazarlarına arz ettiği gibi ehli sema için de yeryüzünü kandillere mesabesinde olan Hak erlerinin kalpleriyle tezyin etmiştir ki geceleyin yeryüzüne bakan ehl-i sema bununla tenezzüh ederler.”

Vurulmuştu Hocaefendi bu yoruma. Aynı istikamette meseleyi daha da tavzih eden şu cümleleri sarf etti. “Siz Allah’ın kudretini temasa için semaya bakacaksınız, sema ehli de yeryüzünde Hakka müteveccih olanlara bakacak. Beşeri garîzaları olmasına rağmen nasıl da böyle olabiliyorlar” diyecek ve hayretlerini ifade edecekler.” Ardından “hiç bir tefsirde görmedim ben böyle bir yorumu” dedi ama saniye geçmeden kendi nefsine bir tokat aksedercesine: “haydi be oradan..herif. Sanki herşeyi biliyormuşsun gibi..”

Belki çoklarımıza sıradan gibi gelecek bu yorum Hocaefendiyi öyle bir tesir alanına almıştı ki arkadaşın elinde tuttuğu tefsire bakıyordu sürekli; hayranlıkla ona yönelen bakışlarını görmemek mümkün değildi. Arkadaşımız devam etti; daha bir kaç cümle söyler söylemez yine heyecanla: “Diyor değil mi bunları orada” dedi ve peşi sıra “getir şu tefsiri bir öpeyim.” Ve tuttu, iki defa öptü.” Denge insanı. Tefsir üç adımlık mesafeden kendisine getirilirken farklı bid’atlara kapı açmaması için “yol olmasın ama” tenbihini de yaptı. Nasıl olsun ki Hocam! Sizin hissettiğinizi hissetmeyen insanlar değil iki defa beş yüz defa tefsiri öpse ne mana ifade eder ki bir koca kuru taklitten öte. Bu arada “Aliyyu’l Kari’ye âşıktım; şimdi pürâşık oldum” sözlerini duyduk ağzından.

Dersin geri kalanına değil de ders sonrasına götüreyim şimdi sizi. Bu hadise olduktan sonra halkanın ortasında oturan can dostumla defalarca yüz yüze geldik. Göz kas işaretleri ile bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Bunun manası açıktı; adetimiz üzere bu türlü durumlarda yaptığımız gibi biraraya gelecek, Hocaefendinin pırlanta dünyasında ayrı bir yolculuğa çıkacaktık.

Nitekim öyle de yaptık; bugünkü dersin en can alıcı Aliyyul’Kari tefsirini öpme olarak belirledik ve buna sebebiyet veren cümleyi bir daha, bir daha okuduk. Can dostum kendinden alabildiğine emin bir şekilde tuttu, 1995 yılı Sızıntı Dergisinde başyazı olarak yayınlanmış “Dünyamızın Ledünniliği” makalesini açtı. Dikkat edin; yıl 2013. Söz konusu yazı ise 1995’de yazılmış ve yayınlanmış.

Hocaefendi o yazıda kendi dünyamıza ait değerlerin kıymetinden bahsediyor. O değerleri genel manada mazide ecdadımızın duyduğu ölçüde duymamamızdan, bilmememizden bahsediyor. Hiç bilenler ve duyanlar yok mu Hocaefendi’ye göre var; var ama bunlar istisna teşkil ediyor. Sonra işte istisna teşkil eden bu kişilerin dünyasına giriyor ve onu şerh etmeye başlıyor Hocaefendi kendine has üslubuyla. Düşünce ve zevk ufkunda seyahat eden bu insanların imanın va’d ettiği dalga boylu ışıklar altındaki hissiyatından dem vuruyor. Onların ledünnî mazhariyetlerini nazara veriyor ve diyor ki: “Hele bazen, her yani bilinmedik şekilde ekstra mevhibelerin sardığı dakika ve saatlerde, gün ve gecelerde her şey birden bire farklılaşır.. umûmî atmosfer göklerle rekabet ediyor gibi bir füsuna bürünür.. ve bu nûrânî atmosferde fizikötesi derinliklere ulaşan ruhlar ve mekânda lâmekânîleşen duygular, başlarını, bizi ruhanîlerden ayıran sınırların ötesine uzatır, orada mi’râcın gölgesini yaşar ve ukbâ üveykleriyle söyleşirler.”

Şimdi dikkat; bu cümlelerin ardından öyle bir tespitte bulunuyor ki Hocaefendi, Aliyyu’l Kari’den hiç bir farkı yok. Hani derler ya; eksiği yok, fazlası var. “…Bu hülya denizi bazen, bir haz ve zevk zemzemesi hâlinde, ötelere açık bütün gönülleri öyle bir sarar ki, bu enginliklere ulaşan insanların sineleri, ayıyla, güneşiyle, yıldızlarıyla bütün kâinatları kucaklayacak kadar genişler, sınırsızlaşır ve rahmet arşına parlak bir âyine hâline gelir.. gelir de, kadirşinas gök ehli onları, yeryüzüne saçılmış yıldızlar gibi temaşaya koşar; yerdekiler de bu canlı sükûnun lisanıyla en enfes manzaraları seyrediyor ve en lâhûtî bir şiiri dinliyor gibi temasa ve zevk arası gelir-gider, hayatlarının ebediyet dantelasını örerler.”

Unutmuş muydu kendisinin yıllar önce yaptığı bu tesbiti? Ben bu soruya cevap olarak ‘‘farklı olup farklılığının farkında olmama farklılığı’ diyeyim ve söze noktayı koyayım. Zira bu paragraftan sonra başka söze hacet olduğu kanaatında değilim. Zaten biz de öyle yaptık. Bu paragraf okununca hepimiz lâl kesilmiştik.

NOT: Bu yazıyı kaleme aldıktan sonra güftesi Faik Ali Ozansoy’a, bestesi Sadi Hoşses’e ait Kürdîlihicazkâr makamındaki “yıldızlı semalar altındaki haşmet ne güzel şey” şarkısını bir daha dinledim. İhtimal Faik Ozansoy bu açıklamaları duysaydı; “dünyamızın üstündeki bütün ruhlar uyurken” mısraını değiştirir ve yıldızlı semalar altında ibadet yapanları temaşa eden sema ehli de varmış gibi bir cümleyi şiirine ilave ederdi.

20 Temmuz 2013, Cumartesi
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
yazarHakkinda.