Oyuncakçı Affan Dede

Oyuncakçı Affan Dede
HABERLER AİLE-SAĞLIK
29 Nisan 2004, Perşembe

Çocukluğumuzda bir oyuncakçı Affan Dede vardı. Dükkânı evinin altındaydı. Fakat öyle dar bir dükkân ki; Affan Dede öteberi vermek için tümseğinden ayağa kalktığı zaman, sikkesi tavana asılı İyip (Eyüp) beşiklerine, kaynana zırıltılarına değerdi.

Esasen yerinden pek az kımıldardı ya! Beyaz Ankara keçisi pöstekisinin üstünde müzehhep sülüs bir "Elkâsibü Habibullah" levhasıyla talik bir "Ya Hazreti Mevlâna" hitabının önünde bağdaş otururdu.

Ahıretlikler, uşaklar; tarçın, zencefil, karanfil, hindistan cevizi gibi baharata ait öteberi istediler mi, hayderiyesinin göğsünü kavuşturur, bembeyaz sakalıyla bıyıklarının arasından dudaklarına leylek gagası gibi sarkan beyaz burnuna takılı gözlüğü alnına kaldırır:

"Şu ikinci kutuyu çekiver evlat; şu beşinci kutu; bak üst rafta, sana zahmet uzatıver!" derdi.

Terazisi, para çekmecesi, diviti, Mesnevisi, yanı başındaydı. Yemeğini küçük bir sinide, önüne getirirlerdi. Ufacık mangalı, yaz-kış yanından eksilmezdi. Kahvesini kendi eliyle pişirirdi.

Yaftalarının yazısı silinmiş beş on esmer baharat kutusuyle, beş on tane kavanozu, yirme otuz tane çıngıraklı teneke düdükle, sekiz on tane toprak kumbara, tavana asılı dört beş İyip salıncağıyle, beş altı kaynana zırıltısı, beş altı da kursak düdük, oyuncakçı Affan Dedenin bütün sermayesiydi. Öyle taş bebekti, kurşun askerdi, zilli çengiydi, düdüklü lâstikti falan satmazdı. Gâyet Müslüman’dı. Suret namına bir Karagöz bulundururdu. O da zannederim, Karagöz bizde teamül olduğu için mahzursuz görülürdü. Şarkın nesillere neş'e veren muthik kahramanı camekânda sarkar, her gün akşama kadar Karaca Ahmet Mezarlığına getirilen tabutları, harmanlığa talime çıkan askerleri, Haydarpaşa ile Üsküdar arasında işliyen arabaları seyrederdi.

Oyuncakçı Affan Dede’nin ticarette acelesi yoktu. Sabahleyin dükkânını ikide açar, öğleyin kapar, ikindiye doğru gene açar; namaz vakti kapının çengelini tekrar iliştirirdi. Her kapısını açışta beş altı çocuk birden içeriye dalar, dükkâna sinen baharat kokuları içinde uçurtma kağıtları seçerler, çiriş isterlerdi. Akşama doğru alış veriş seyrekleşirdi; çünkü babaları eve dönen çocuklar korkudan dışarıya çıkamazlardı. Yalnız Selimiye’den Nuhkuyusu’na giden taburlardan bir iki çocuk, bevabı kandırırsa bir lâhza girer, iğde, hubbulleziz, amerikan fıstığı, sakız gibi şeyler alırdı.

Oyuncakçı Affan Dedenin dükkânı bazı akşamlar hususî bir kahvehane gibi olurdu. Evine gelince soyunup dökünen kalem efendileri şam hırkalarıyle itfaiye zabitleri mintanlarının üstüne avniyelerini çekerek birer, ikişer toplanırlardı. Orada kahve içilir, sohbetler edilirdi. Hatta Affan Dededen Mesnevi dinliyen mevlevi muhibbi komşular bile vardı. Babaları yanlarına çocuklarını da almışlarsa Affan Dedenin elini öptürürler. O da öpülen elini, kişniş şekeri şişesine uzatıp bir avuç hediye verirdi.

Mahallede çok hürmet ve itibar sahibi olan Affan Dede’nin hatırıma geliyor, iki adeti çocuklar için çok fenaydı. Biri çeşidi ve biçimleri eski, evelki nesilleri avutabilen bu oyuncaklar, zamanenin çocuklarına az ve basit gelirdi. Öteki de hiç veresiye mal vermeyişiydi. Çocuklar "oyuncakçı amca, annem misafirlikte, şimdicik dönsün getiririm" diye on paralık pestil isteseler;

- "Oğlum maşallah okuma biliyorsun! bak, ne demiş oku" diye iç kapıyı gösterirdi. "Bugün peşin, yarın veresiye" vaadını gören çocuk boynunu büker: "Ben batakçı değilim oyuncakçı amca, annem dönsün, vallah şimdicik getirirdim!" der, burnunu çeke çeke giderdi.

Fakat bir defa haylazlardan biri:

- "Eh, sen de artık çok oluyorsun! canın istersen ver, ben sanki Ligordan alamaz mıyım? Ucuz da veriyor; veresiye de veriyor; malı da iyi efendi baba" dedi.

O çelebi adam bu cürettan bir öfkelensin! mangalın kenarındaki cezveyi devirerek, tavandaki beşik hevengini sallayarak tümseğinden atladı.

- "Git yumurcak, sen de ondan al; başımı ağrıtma!" diye üzerine yürüdü. Çocuk korkusundan pabuçlarını yolda bırakmış, mezarların arasına kadar koşmuştu. Affan Dede nefes nefese yerine çıkıp bağdaşını kurabilmişti.

Yeni mahalleden bir aydır buraya gelen Kayserili Ligor, bu kadar az müddette böyle kuvvetli bir yer tutacak mıydı? Bu muhalle kurulurken Affan Dedenin babası tarafından açılan eski bir dükkânı bir kötü Ligor, kökünden sarsacak mıydı? Müşterileri git gide seyreldi, zira Ligorun çeşitleri çoktu; taş bebekler, piyanolar, mantar atan tüfekler, kurunca yürüyen köpekler, ağaç kumparalar, çıkartmalar, yeni, cilalı camekânlarını zarif şekilleriyle süsler, çocukları imrendirirdi. Sonra bütün bu şeyleri veresiye almak ta mümkündü; küçük çıraklar, çocukları analarının başına musallat ederdi. Yukarıda kadın misafirler varken çocuklar merdiven tırabzanlarına asılırlar: "Anneciğim isterim, haydi Ligordan top alacağım" diye vızlanırlardı. Kadınlar, utanarak ododan dışarıya uğrar, misafirler duymasın diye yavaş sesle: "akşam baban gelir elbet, ben sana gösteririm, boyunu yerler örtesice! haydi defol ne istersen al" diye savarlardı. Sonra her evde aktar Ligorun davası sürülürdü. Bir yerine iki üç yazdığına onluk çukulataları yirmiye sattığına hemen herkes kanidi. Büyükler Ligora "artık veresiye vermiyeceksin, sonra tanımayız" diye tembih ettiler. Ligor "Baş üstüne!" der, çıraklara döner, "duydunuz, parasız zırnık bile vermiyeceksiniz. Gözünüzü patlatırım" diye çıkışırdı. Aradan bir iki gün geçip bu sözler eskidi mi, Ligor gene usulünce giderdi. İki üç ay içinde o avurt eden beylerden Ligorda öteberi rehin bırakmadık kimse kalmadı. Hatta dulların üçü dördü maaş bile kırdırdılar. Ligor aktar dükkânının karşısına bir de bakkal dükkânı açtı. Ligorun bu mahalleye Zehirli bir örümcek ağı kurduğunu, kırk yıllık müşterileri sinek boğar gibi emdiğini oyuncakçı Affan Dede bilirdi. Fakat vekarı rakibinin aleyhine taşmasına, ahpap gibi konuştuğu adamları kendinden alış verişe kışkırtmasına mani idi. Her şeyi onların insafına havale ediyordu, hem biliyordu ki Ligor gibi adam kandıramıyacak, faizle para işletemiyecekti.

Affan Dede, o senenin berat kandilinde dükkânının önüne son defa olarak sebil fıçıları dizdi. Doğancılara gidenlere kalaylı küçük maşrapalarla su dağıttı. O gün ne kadar düşünceliydi? Simasına son demlerinin acıklı bezginliği düşmüştü...

İki gün sonra donanma vardı. Gecesi mahallenin fakir ve öksüz çocukları kışla boyunda sünnet edilecekdi. İtfaiye muzıkası defne dallariyle süslü çardağın içinde alafıranga bir hava çalarken sırtında zembil, bir ihtiyar mevlevinin sopasına dayana dayana çadırdan içeriye girdiği görüldü. "Selamün aleyküm" dedi. Kadınlar, erkekler fenerlerin ışığında Oyuncakçı Affan Dede’yi tanıdılar. Zembilini bir karyolanın ayak ucuna koydu, içinden karagözler, kapsol tapancaları, aynalı, yaldızlı İyip beşikleri, kursak düdükler çıkardı. "Maşallah, maşallah evlâtlar, ne yapalım karınca kaderince, bunlar da size Affan Dededen yadigâr olsun" diye dükkânın son sermayesini sünnet çocuklarına dağıttı. Atlı tramvaylarla, piyanolarla oynıyan çocuklar, dedenin oyuncaklarını şöyle bir kenara koydular. Kadınlar "Allah razı olsun, Allah ne dileğin varsa yerine getirsin!" diye dua ediyorlardı. Affan Dede: "bizden artık geçti, nasip bu kadarmış!" dedi.

Sonra gene boş zembilini umuzuna vurdu. "Eyvallah evlâtlar!" diye elini göğsüne basarak karanlıklara karıştı.

YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
Bu haberler de ilginizi çekebilir