DÜNYA Yazarlar Ali Bulaç

Ne oldu?

34 gün süren savaştan sonra ne oldu? Şimdi bu soruya cevap aramamız gerekir.

Önce olup bitenlere bir göz atalım: 12 Temmuz günü İsrail, karadan ve havadan Lübnan’a saldırdı. Yine sivilleri katletti, yüzlerce evi ve işyerini yerle bir etti. 34 günün bitiminde ağır sivil zayiat dışında Hizbullah’a büyük bir zarar veremedi, aksine 117’si asker olmak üzere 156 kayıp verdi; toprağına 3 bin 750 füze düştü, 5 bin yurttaşı yaralandı, 1 milyon insan haftalarca sığınaklarda yaşamak zorunda kaldı, 12 bin ev hasar gördü, binlerce ağaç yandı, 4 uçak ve helikopteri parçalandı, 40 tankı tahrip edildi ve Hizbullah’tan tarihinin ikinci yenilgisini tattı.

Propaganda ve psikolojik savaş taktiklerini bir kenara bırakıp konuşmak gerekirse, İsrail Haaretz gazetesi de İsrail’in bu savaşı kaybettiğini yazıyor. Bunca donanımlı bir orduya ve ABD ile Batı’nın karşılıksız desteğine sahip İsrail, birkaç bin kişilik bir Hizbullah karşısında tutunamadı. Demek ki her zaman üstün teknoloji ve tahrip gücü yüksek silahlar işe yaramıyor; savaşları etkileyen başka faktörler de var.

Öteden beri benim vurguladığım bir husus var: Hava üstünlüğü bir yana, İsrail askeri savaşma isteğine sahip değildir ve özellikle kara savaşlarında başarısızdır. Belki bunda yaklaşık 60 senedir sürekli savaş halinde oluşunun verdiği bir bıkkınlık duygusunun payı olabilir. Hatırlanacağı üzere bir ara askerler tanklara zincirlenerek cepheye sürülüyordu. Bunu çok iyi bilen Hizbullah, başından beri İsrail askerini Lübnan içlerine çekmeye çalıştı. Hizbullah’ı üstün konuma çıkartan elindeki füzeler değildir sadece. Savaşın sonucunu füzelere bağlamak yanlış ve yanıltıcı olur; bu, modern çağlarda savaşı üstün teknolojik gücün tayin edeceği, bu yüzden sivil kaybı istenmiyorsa kim bu güce sahipse ona boyun eğilmesi gerektiği fikrine dayanır ki, Amerika’nın ve İsrail’in herkesin bilinçaltına zerk ettiği düşünce budur. Denmek istenen şudur: Ya bizim askerî üstünlüğümüzü kabul edeceksiniz veya sizin sivillerinizi acımasızca öldüreceğiz. Bu, ezilen dünya halklarını bu güce sahip olanlara köle gibi teslim olmaya davet eden sahte bir doktrindir. Hayır, bundan sonra savaşları tayin edecek olan salt nizami ordular, cephe savaşları ve üstün hava üstünlükleri değildir, şehir merkezlerinde, sokaklarda ve caddelerde sürecek olan birebir çarpışmalardır. Ve bunun ilk başarılı örneklerini Sovyet işgalinde tankları teslim alan burkalı kadınlar verdi. Çalılar arasında pusu kuran burkalı her beş kadın ekmek bıçaklarıyla bir tankı ele geçirdi. Eğer teknoloji ve silah üstünlüğü yeterli olsaydı ABD ve İngiltere çoktan Irak’ı teslim almış olurlardı.

Hatta bazı durumlarda hiç teknoloji ve elektronik alet kullanmamak daha iyidir. Savaşın ilk saatlerinden itibaren Hizbullah bütün cep telefonlarını kapattı, internet bağlantılarına son verdi; bu İsrail’in muhabere hesaplarını felç etti.

Hizbullah, füzeleri bilerek sivil yerleşim birimlerinin tam üzerine atmadı, gözlemcilerin de açıkça ifade ettiği üzere Hizbullah bilinçli bir biçimde şehir merkezlerinin dış bölgelerine attı. Hizbullah’ın amacı sivil yerleşim birimlerini korkutmak, milyonlarca insanın sığınaklara çekilip orada hapsolmasını sağlamaktı. Nitekim savaşın üçüncü haftasında İsrail’de esnaf söylenmeye başladı, çünkü 1 milyonun üstünde insan işini gücünü bırakıp sığınaklarda yaşamak zorunda kaldı.

İsrail’in ateşkesi kabul etmesinin sebebi, kendi başına Hizbullah’la baş edemeyeceğini bir kere daha ve dersini almış olarak anlamış bulunmasıdır. BM’yi hiçbir zaman kaale almamış İsrail’in 1559 sayılı karara sığınması, kararın öngördüğü üzere “Lübnan ordusunu tek silahlı güç haline getirmek; Hizbullah’ı silahsızlandırmak ve Hizbullah’ın lojistik desteğini kesmektir.” Bunu İsrail başaramadı. Suriye ve İran’a saldırı planlarını da etkileyen beklenmedik bir sonuç çıktı.

İsrail, o “koskoca ordusu”yla yapamadığını şimdi uluslararası güce yaptırmaya çalışıyor. Özellikle Türkiye’nin de bu gücün içinde yer almasını istiyor. Yani Türk askerinin de içinde yer alacağı uluslararası güç, İsrail’in maşası olacak, Deniz Baykal’ın ifadesiyle İsrail’in yapamadıklarını yapacak. Bu, Türkiye’yi yıpratan bir teşebbüs olur. Aklı başında herkes bu çerçevede Türkiye’nin asker göndermesinin yanlış olacağını görüyor. Türkiye “bu aşamada ve bu amaçla” bölgeye asker göndermemeli. Diplomatik gücünü kullanmalı, sivil yardımları artırmalı, bölge ile daha sıkı ilişkiler geliştirmeli. Ama Türkiye’nin bölgeye asker göndermesinin “henüz zamanı gelmemiş”tir. Bir gün bölgeye asker göndermek icap edecekse, buna biz karar vereceğiz.

17 Ağustos 2006, Perşembe
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
yazarHakkinda.