KÜLTÜR Yazarlar Ali Çolak-Hüzünlü bir hikâye

Hüzünlü bir hikâye

Hasan Ali Toptaş, her yıl eylülün ilk günlerinde, ki üzüm toplama mevsimidir, doğduğu kasabaya doğru yola çıkar. Baklan Ovası’nı ikiye bölen Denizli-Uşak yolundan ayrılıp Beşparmak Dağı’nın dibindeki kasabaya doğru yöneldiğinde, her defasında tuhaf bir heyecan kaplar içini. Çocuk olur yavaş yavaş… Yavaş yavaş, kendi kaynağına akan bir su damlası olur ve aydınlanır.

Kasabaya bu mutat gelişlerinde Toptaş, yayımlanmış kitaplarını da birer ikişer getirip anne-babasının evine bırakır. O getirir getirmesine de, annesi okuma yazma bilmiyordur. “Samuel Beckett gibidir.” dediği babası da merak etmediğinden, yüzüne bile bakmamıştır kitapların. Sorulacak olsa adlarını bile bilmez…  Toptaş diyor ki, “Hatta o, hep ben yazmıyormuşum gibi davranmış ve bu konuda bugüne dek hiç konuşmamıştır. Benim bıraktığım kitaplar da öylece durmuştur evin köşesinde.”

Daha doğrusu, o durduklarını sanıyordur. Oysa dağılıp gitmiştir kitaplar. Eve gelenler, hele bir bakalım, diye alıp alıp götürüyor, bir daha da geri getirmiyordur. Kasabaya her gidişinde, “Ben unuttum, onlar da getirmiyorlar.” diye yakınacaktır annesi. Bir keresinde, “Sadece bir kitabın kaldı evde. Onu da baban kimseciklere vermiyor.” demiştir. Hasan Ali Toptaş, bunu duyduğuna pek sevinir. Sevinçten ne diyeceğini, ne yapacağını, hangi tarafa dönüp nasıl bakacağını bilemez. “Sadece bir kitabın kaldı Hasan’ım, onu da baban kimseciklere vermiyor.” Biraz daha sevinmek ve sevincini pekiştirmek istediğinden midir nedir, sorar: “Neden vermiyor anne?” “Neden olacak oğlum, kitabın boş yerlerine telefon numarası yazmış da ondan!”

Bu olayı, Harfler ve Notalar’daki ‘Kimseye Verilmeyen Kitap’ adlı denemesinde anlatan Hasan Ali Toptaş, Horatius gibi dese yeridir: “Ne gülüyorsun, anlattığım senin hikâyen!”

Bizim hikâyemiz bu, bütün taşralı okur-yazar çocukların...

Hepimiz, Beşparmak Dağı’na benzer dağların yamaçlarında gezindik. Çocukluğumuz dağlara, gökyüzlerine, yıldızlara bakıp hayaller kurarak geçti. Dünyayı, o dağların çevrelediği vadilerden ibaret sanıyorduk. Ötesi meçhuldü... Kısa yoldan meslek edinmemiz, askerliğimizi yapıp çoluk çocuğa karışmamız isteniyordu. Ötesini kimse bilmiyordu zaten. Bilseler de tahammülleri yoktu beklemeye. Eli iş tutan adamlar olmalıydık!

Biz, taşralı okur-yazar çocuklar, çoğumuz, duvarında asılı bir Kur’an’dan başka kitap bulunmayan evlerde büyüdük. Kitaplarla tanışmamız, bir kitap bulup okumamız, kaderin cilvesi, Allah’ın lütfuydu. Hasbelkader elimize geçmiş kitapları okurken yakalandığımızda, lüzumsuz bir işle uğraştığımız için azarlanır, derslerimize çalışmamız tembih edilirdi. Daha iyisi olamazdı; kaçak göçekti okumalarımız ve daima el yordamıyla… Nice çetin yollardan geçip akranlarımıza göre kimbilir kaç kilometre geriden başlayacaktık... Ve  “gecikmiş” olmanın bütün acısı gelip üzerimize çöreklenecekti. Mazeret değildi elbette fakat hüzünlüydü…

Nihayet, birer ikişer kitaplarımız yayımlanmaya, sağda solda adımız anılmaya başlayacaktı. Fakat bütün bunların, anne-baba ve akrabalarımız indinde bir kıymet-i harbiyesi yoktu. Onlara, okullar bitirip SSK’lı bir işe girmemiz, evlenip çoluk çocuğa karışmış olmamız kâfi geliyordu. Günahlarına girmeyelim, belki de biri bizi televizyonda gördüğünü söylediğinde içten içe seviniyor, gururlanıyorlardı. Bir kitabımızı gördüklerinde belki hoşlarına gidiyordu… Herhalde böyleydi, ama o kadar! Onlar, hiçbir zaman okurlarımız olmamıştı.

Babam, benden bir cümle bile okumadan göçtü dünyadan. Okumasını ne çok isterdim! Toptaş’ın dediği gibi, hep ben yazmıyormuşum gibi davrandı. Hiçbir kitabımın adını bilmezdi. Aramızda bu konuyu hiç konuşmadık. Annem de ancak heceleyerek okuyabildiğinden, herhangi bir yazımı ya da kitabımı bitirebilmiş değildir. Okuyabilselerdi ne söyler, nasıl değerlendirirlerdi merak ederim. Herhalde, bütün bunları nasıl uydurduğumu sorarlardı. Çocukken, dedemin anlattığı masalları değiştirir, yeni epizotlar ekleyerek onlara anlatırdım çünkü, şaşırırlardı.

Şimdi, dertleniyorum… Neden kitaplarımı götürüp o köy evindeki telefonun yanına koymadım! Belki babam bir boş sayfasını sahiplenir, telefon defteri diye kullanırdı. Ve ben onu, paha biçilmez bir armağan gibi ölene dek saklardım.

Bu bizim hikâyemiz, taşralı okur-yazar çocukların hikâyesi... Pek hüzünlü, öyle değil mi?

16 Şubat 2013, Cumartesi
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
yazarHakkinda.