GÜNDEM Yazarlar Ali Ünal-Âyetlerin fezlekeleri ve gerçekler

Âyetlerin fezlekeleri ve gerçekler

Kur’ân âyetlerinin çoğunun sonundaki bağlayıcı ifadelere fezleke denir. Fezlekeler, âyetlerdeki manâ ve muhtevayı anlamada çok önemlidir.

Buna mühim bir misal, İsrâ Sûresi 44’üncü âyetidir: “Yedi gök, yer ve onların içinde bulunan her şey, O’nu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki, O’nu hamd ile beraber tesbih ediyor bulunmasın; ne var ki siz, onların tesbihlerini anlamazsınız. O, Halîm’dir, Ğafûr’dur.” Hz. Bediüzzaman (r.a.), bu âyeti, ilmî mirac niteliğindeki Âyetü’l-Kübrâ Risalesi’ne serlevha yapmıştır. Pek çok meal ve tefsirde âyetteki “lâ tefkahûn” fiiline “anlayamazsınız” manâsı, dolayısıyla da âyete, göklerde ve yerdeki her şeyin Cenab-ı Allah’ı tesbih ve O’na hamdettiğini insanların anlayamayacağı gibi bir manâ verilmektedir.

Anlayamama, bir özürdür, mazerettir. Oysa âyet, kendinden önce gelen âyetler gibi, şirki reddetmekte ve kâinattaki her bir şey ve her bir hadisenin Cenab-ı Allah’ın ortakları olamayacağını açıkça ortaya koyduğunu beyan buyurmaktadır. Böyle bir makamda âyetin Azîz, Azîm, Mecîd, Aliyy gibi Cenab-ı Allah’ın celâl ve azamet ifade eden isimleriyle değil de, Halîm ve Ğafûr gibi cemal ve mağfiret ifade eden isimleriyle bitmesi, çok önemlidir. Çünkü bu İsimler, ortada çok büyük bir günahın olduğuna delâlet eder. Bu günah da, kâinat, ondaki her bir şey Allah’ı tesbih ve O’na hamdederken, bunu anlamama ve O’na şirk koşma günahıdır. Demek ki, “lâ tefkahûn”deki manâ, “anlayamazsınız” değil, “anlamıyorsunuz (ve şirk koşuyorsunuz)” şeklindedir ve ağır bir tevbih ihtiva etmektedir. Nitekim, Yusuf Sûresi’nin 105–106’ncı âyetleri de aynı manâyadır: “Göklerde ve yerde o kadar çok âyetler (deliller) var ki! Fakat onlar, bunları çiğner geçer ve onlara karşı hep bir aldırmazlık içindedirler. Onların çoğu, şirk koşmaksızın Allah’a inanıyor değillerdir.” Evet, İsrâ Sûresi 44. âyetindeki “lâ tefkahûn” fiiline “anlayamazsınız” manâsı verme, Kur’ân’ın yığınla âyetinde kâinatı içindeki her bir şey ve hadise ile şirki ret, Tevhid’i ispat eden deliller meşheri olarak zikretmesini boşuna görmek ve tesbih ve hamdin manâsını da bilmemek demektir. Tesbih, Allah’a selbî sıfatlarıyla şahit olmak; O’nu asla O’na ait olmayan her türlü fiil ve sıfattan, ortakları olmaktan, kusurdan tenzih etmektir. Hamd ise, Allah’ın bütün kemal sıfatlarına sahip Allah olduğu için hamde, senâya, ibadete lâyık olduğunu kabul ve ilan etmek; O’na müsbet (Zâtî ve Sübutî) Sıfatları’yla, yani O’na O olarak şahitlik yapmaktır.

Bu âyet, “Peygamber gelmese de insanın Allah’ı tanıması gerekir mi?” sorusuna tam bir cevaptır da. Kâinat, baştan başa Allah’ın varlığı ve Birliği’nin delilleriyle dolu bir kitaptır. Cenab-ı Allah (c.c.), insanı bu kitabı okuyup, şirke düşmeyecek (tesbih) ve Allah’ı, hattâ Sıfatları’yla tanıyacak (hamd) bir donanımla yaratmıştır. Fakat insanlar; aile, çevre ve eğitim gibi faktörlerin tesiriyle bu donanımı kullanamamakta, ondaki tesbih ve hamd kabiliyetlerini köreltip işletememekte ve dolayısıyla Allah’a şirk koşmakta, hattâ O’nu inkâr edebilmektedirler. Fakat Allah, Halîm ve Ğafûr’dur; yani bundan dolayı insanları cezalandırmamakta ve onlardaki sözkonusu donanımı çalışır, kabiliyetleri işler hale getirmek için peygamberler göndermekte, kitaplar indirmektedir. Bu kitaplara Zikir adı da verilip, peygamberlerin misyonunun tezkîr (hatırlatma) olarak da anılması bir yönüyle bundandır. İnsan donanımı işler hale geldikten sonra da küfür ve şirkte devam ederse, artık af ve mağfirete liyakati kaybetmiştir.

NOT: Güzel insan Hacı Hasdemir kardeşimize Allah’tan rahmet, ailesine ve bütün sevenlerine sabr-ı cemil dilerim.

11 Kasım 2013, Pazartesi
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
yazarHakkinda.