A. Ali Ural

a.ural@zaman.com.tr

PAZAR YAZI Yazarlar A. Ali Ural-Sirkin son gösterisi

Sirkin son gösterisi

"Son" kelimesi sihirlidir. Davetkâr ve korkutucu. Kaçılması ve kaçırılmaması gereken. Coşkulu ve hazin. İki kutbu vardır "son"un, vahşi salıncaklar kuran ruhlarımıza.

Ayaklarımızı sonsuza dayayan salıncaklar. Son ebeler, son kırbaçlar, son fısıldar, son sarılır. Son mızraktır, son paraşüttür, son zehirdir, yemdir son. Yeme geldim ben. Kancayı görmeyip solucana saldırdım. Sirkin son gösterisini kaçırmamalıydım. Kim bilir "son" ne sürprizler barındırıyor! Sirklerin bahanesi çocuklar. Büyükler kendilerini götürürler o büyülü çadırlara, çocuk kendilerini. Oğlum yedi yaşında. Hiç sirke gitmedi şimdiye kadar. Elinden tuttuğum anda misinaya asıldılar. Bir anda kendimizi çadırın önünde bulduk. Patlamış mısırlar gibi uçuşuyor çocuklar. Hayır, palyaçoların havada çevirdiği rengârenk toplara benziyorlar. Yok yok, bir kaleydoskopun içindeyiz. Hareket ettikçe yeni şekiller çiziyor meraklar.

Biletlerimizi kestirip çadıra girdik. İtalyan görevli el fenerini yakıp önümüze düştü. Yan cephe. Önden üçüncü sıra. 14, 15 ve 16. koltuklar. Oğlumuzu ortamıza aldık, bir yavru aslan da olsa korumalı aslanlardan onu. Yavaş yavaş doluyor çadır. Fakat dışarıdaki coşku çadırın içinde yok. Çocukların savruk alevleri bir bir sönüyor fanusa girdikçe. Renklerinin üzerine çadırın gölgesi düşüyor. Projektörler yansa... Hayır, sirkin başlamasına daha yirmi dakika var. Bu yirmi dakikada gösteri alanının etrafında yirmi tur atabilir iki satıcı. Karanlığın içinde yanıp sönen rengârenk değnekleri bir bir tutuşturabilir çocukların ellerine. Türkçe bilmedikleri için sessizce geçiyorlar önümüzden. Birinin sol omzu sağ omzundan daha aşağıda. Bir yanı suya batmış bu köhne gemi karanlıklar içinde yanıp sönen ışıklarıyla uzaklaşırken bir ürperti doluyor içime. Bir tur daha atamadan karanlık sulara gömülecek.

"Bayanlar, baylar..." İşte iki sihirli kelime daha. Gösteri başlıyor. Dünya bayanlardan ve baylardan ibaret. İki atletik yapılı adam kollarını havaya kaldırarak ışık gölüne atlıyorlar. İki ucunda içine insan girecek boyutta enli çemberler bulunan bir düzenek dönmeye başlıyor. İki adam merkezkaç kuvvetiyle birleştirerek maharetlerini, yürüyorlar çemberin içinde. Düşer gibi yapıyorlar ki çığlıklar atılsın. Başlarına siyah torbalar geçiriyorlar ki tehlike büyüsün. Ne kadar tehlike o kadar alkış. Can pazarı kısa sürüyor. İki adam çıkıyorlar ışık gölünden boğulmadan. Sıra atlarda. Müziğin ahengiyle ve kırbacın ritmiyle koşmaya başlıyor üç beyaz at yan yana. Önümden geçerlerken birinin sırtında ceviz büyüklüğünde bir yara görüyorum. Kırbaç şaklıyor ve atlar ön ayaklarını meydanı çevreleyen yükseltiye koyuyorlar. Hoparlörden gelen ses atların seyircileri selamladığını söylüyor. Oysa beni selamlayan yara hiç gitmiyor gözümün önünden. Ceviz büyüklüğünde bir yara gösteri yapıyor.

Köpek terbiyecisinin cebinde ne var. El çabukluğu marifet, görevini yapan köpeklerin ağzına sıkıştırıyor ödüllerini. Ödülünü alana kadar ne istenirse yapıyor köpek. İki ayağı üzerinde yürüyor, takla atıyor, engellerin üstünden sıçrıyor. Terbiyecinin bir eli cebinde. Yüzünde plastik bir gülümseme var. Papağan terbiyecisi yaşlı bir adam. Haz alıyor papağanları taklalar atarken. Tahterevalliye binerlerken mutluluktan havalara uçuyor. Bütün bu numaraları o öğretti onlara. Alkışlamıyorum. Papağanların terbiyecisine bir çift sözüm var: Takla atan papağanlar hüzün veriyor bana. Çemberin içinde dönerlerken sıyrılıyor ruhum. Papağanlar susuyor konuşabilecekken. Konuşabilen bir hayvanın susmasıdır asıl alkışlanmaya değer. Karı koca olduklarını söylüyor hoparlördeki ses bir halatın ucunda akrobatik gösteriler yapan çiftin. Evliliğin bir cambazlık olduğunu anlatıyor gibiler. Havada bale yapıyorlar. Müzik birdenbire kesilse düşecekler yere.

Ah Bengal kaplanları! Bu da mı gelecekti başınıza. Beşiniz baş edemiyorsunuz parlak elbiseli bir yağ tulumuyla. Bu yorgun terbiyeci hantal ruhunu bir ağ gibi atmış üstünüze. Adamın kıpırdamaya mecali yok. Sizin kıpırdamaya mecaliniz yok. Kırbacın sopası ağzınıza yaklaştığında yalandan kükrüyorsunuz. Sizi sahtekâr kaplanlar! Eskiden alev çemberlerinden geçerdiniz. Renkli ışıklarla süslü çemberlere düştünüz demek. Tüyleriniz mi yanar? Bu kadar mı miskinleştiniz? Son derece sağlıklı görünüyorsunuz oysa. Tüyleriniz pırıl pırıl, dişleriniz bembeyaz. İyi besliyor olmalılar sizi. Hoparlördeki ses fotoğraf çekenleri uyarıyor. Flaş kullanmayınız. Sonra kaplanlarımız ürker. Kötü şeyler olabilir. Yalan sevgili seyirciler. Külliyen yalan. Parlatın flaşlarınızı hiçbir şey yapamazlar. Gülümseyin besleme kaplanlar!

Bu sirkte trapez yok mu! Ellerini boşlukta bırakanlar! Boşlukta yakalayanlar birbirinin ellerini. Birbirine güvenen iki insan bulamadınız demek. Demek böyle bitecekti son gösteri. Terk ediyorsunuz şehrimizi, karavanlarınızda telaş. Gidin ve bir daha dönmeyin. Oltalarınızın başında çok beklersiniz. Bir yaralı atla kandıramayacaksınız beni. a.ural@zaman.com.tr

3 Ekim 2010, Pazar
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
yazarHakkinda.