Beşir Ayvazoğlu

b.ayvazoglu@zaman.com.tr

CUMA YAZI Yazarlar Beşir Ayvazoğlu-Lodos Paşa

Lodos Paşa

Önceki gün vapurla Üsküdar'dan Eminönü'ne geçerken, bir hikâyesinde lodoslu İstanbul denizinin baş döndürücü güzelliğinden söz eden Sait Faik'in demek istediğini anlamak için Boğaz'ı özel bir dikkatle seyrettim.

Üstad haklı; kanatları vapurun pencere camlarına değecek kadar yakından uçan martıların çığlıklarında bile bir başkalık vardı. Lodoslu havalarda üzerime çöken halsizlik ve uykusuzluk hâli olmasa, belki de bu güzelliği daha derinliğine hissedecektim.

Ahmet Hamdi Tanpınar'a sorarsanız, "Lodos İstanbul'un hem âfeti, hem de lezzetidir". Güneyden veya güneybatıdan eserek yaşattığı yalancı yazların ardından yağmur veya kar getiren sıcak lodos, kimine mutluluk bahşederken, bencileyin nanemollaları da "lodos balığı" gibi pelteye çevirip perişan eder, uykusuz bırakır. Bir zamanlar İstanbul'da, lodoslu havalarda hâkimlerin yanlış kararlar vermelerini önlemek için mahkemelerin tatil edildiği hakkında söylenenler belki de doğrudur.

"Lodosun gözü yaşlıdır!" derler ya, gece nasıl poyraza çevirip yağmura yol verdi, gördünüz. Kış sonlarında dağlar gibi kar yığınlarını yalayıp yuttuğunu da unutmamak gerekir. Keçecizâde Fuad Paşa, Paris'te "Sizde kar nasıl temizlenir?" diye soran birine, "Bizim bir Lodos Paşa'mız vardır, o halleder!" diye cevap vermişti. Mehmed Âkif'in Berlin Hatıraları'nda yazdığına göre, paşa hazretleri işi ağırdan alınca lodos duasına çıkılırmış:

Bizim diyâra biraz kar düşünce zor kalkar.
Mahalle halkı nihâyet kalırsa pek muztar,
"Lodos duâsına çıkmak gerek..." denir, çıkılır.

"Lodosa, Sise, Lüfere Dair" başlıklı yazısında, lodostan söz ederken "Her mevsimde, emsalsiz bir kuyumcu yahut çok kıskanç veya belâlı bir âşık gibi ortaya çıkar" diye devam eden Tanpınar'ın şu cümlelerini de dikkatinize sunuyorum:

"Bir aydır İstanbullunun hayatı, altını, gümüşü, her cins kıymetli taşı, firuze ve zümrüdü, mineyi hiç esirgemeyen, israf edercesine kullanan bu eski ustanın atölyesinde Hürrem Sultan'ın mücevherleri gibi dövülüyor ve işleniyor. Bu eski ve marifetli âşık, daha birkaç hafta evvel o kadar hırpaladığı, yerden yere çaldığı, âdeta dört bir tarafa dağıttığı sevgilisini durmadan süslüyor, güzelleştiriyor. İstanbul, bu sevginin ve okşamanın altında mesut, hatta biraz baygın, gülüyor, geriniyor, bir kat daha güzelleşiyor, bazen silkinip mevsimlerin ve saatlerin raksını yapıyor, bazen de geçen hafta olduğu gibi, ağır süslerinin ve bakışlarının pırıltısını bir çeşit can sıkıntısında, uyku mahmurluğunda kısıyor ve külleştiriyor."

Tanpınar, lodoslu günlerde gurup vakitlerinin benzersiz güzelliğinden de Huzur'da şöyle söz etmiştir:

"Üsküdar açıkları, lodoslu akşamın suda kurulmuş malikânesi olmağa başlamıştı. Sanki Kızkulesi'nden Marmara açıklarına kadar denizin altına, su tabakalarının arasına yer yer iyi dövülmüş bir yığın mücevher parıltısından geçirilmiş bakır levhalar döşenmişti. Bazen bu bakır levhalar suyun üstünde yüzüyor, âdeta mücevher sallar yapıyor, bazen da primitif ressamlarda, mağfiretin timsali ışığın kaynaştığı derinlikler gibi hasretle, bir hakikate yükseliş arzusu ile dolu, büyük ve kıpkırmızı uçurumlar açıyordu."

İstanbul'da yaşama sanatına vâkıf söz ustalarından Refik Halid Karay da "Sonbaharı Pek Severim" başlıklı yazısında, bu mevsimi öncelikle lodos guruplarının güzelliğinden dolayı sevdiğini söyler.

Yeri gelmişken, Türkçede bir zamanlar sebatsız, yanardöner insanlar için "lodos poyraz" deyiminin kullanıldığını hatırlatmak isterim. Bir de "lodosçu" tabiri vardır. Lodosla çalkanan denizlerde, dalgalar sahile bir şeyler taşıyıp durur. Bunları tırmıkla karıştırıp buldukları değerli şeylerle geçinenlere "lodosçu" denirdi. Hüsrev Hatemi'nin "Ey Ezel Lodosçusu! Al eline tırmığını" mısraıyla başlayan ve Lodosçu adlı şiir kitabına adını veren bir şiiri vardır.

Hayır, Orhan Veli'yi ve o güzel İstanbul'u Dinliyorum şiirindeki mısraları unutmuş değilim:

Dinmiş lodosların
uğultusu içinde
İstanbul'u dinliyorum
gözlerim kapalı


[DERKENAR] Halife'nin 'nü'leri

Bir gazete son halife Abdülmecid Efendi tarafından yapıldığı iddiasıyla bir "harem" tablosu yayımladı. İmzasız, orijinalinin nerede olduğu bilinmeyen, sadece bir zamanlar Hamit Kınaytürk tarafından Sanat Çevresi dergisinde yayımlanmış, Servet-i Fünuncu şairlerin seveceği türden kartpostallara yaraşır uyduruk bir tablo...

Bana sorarsanız, bu tablo haremi değil, antik Yunan veya Roma soylularının günlük hayatını yansıtıyor. Hazmedilmiş bir kültürle değil, google'dan yahut sekreterlerce telefonla ondan bundan devşirilmiş bilgilerle yazan köşe yazarları, bu tablo hakkında muhteşem yorumlarda bulundular. Hiçbiri "Bu resim gerçekten Abdülmecid Efendi'nin midir?" sorusunu sormadı.

Abdülmecid Efendi'nin resimleri biliniyor; bu resimlerdeki üslûpla söz konusu tablonun üslûbunu karşılaştırınız, hiçbir benzerlik bulamayacaksınız. Son halife, harem resimleri yapmamış mıdır? Yapmıştır! Mesela "Sarayda Beethoven"... Kızlarının ve Ofelya Kalfa gibi cariyelerin portreleri, bazı saraylı kadınlar... Bunların hiçbiri çıplak değil.

Abdülmecid'in tek kadın çıplağı vardır, onun da bütün anatomik özellikleri bir tüle bürünmüş gibi belirsizleştirilmiştir. Bir de anatomi çalışmaları yaparken karakalemle çıplak bir erkek figürü çizmiştir, o kadar. Profilden çizilen bu erkek figüründe kesinlikle cinsellik vurgusu yoktur.

Peki, söz konusu resim üzerine gülünç yorumlar bina eden yazar ve gazetecilere şöyle bir soru sorulsa ne cevap verirler: Diyelim ki, filanca papa hazretleri homoseksüel! Homoseksüellik bütün Hıristiyanlar için meşruiyet mi kazanır?

6 Aralık 2007, Perşembe
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
yazarHakkinda.