Sana mektup yazdım...

Sana mektup yazdım...
- HABERLER CUMAERTESİ İSTANBUL
22 Haziran 2013, Cumartesi

    Mektuplar-mektuplar!    Mektup yazmayı ne kadar çok severdim eskiden, ne kadar çok mektup yazardım… Sonra bir gün mektuplar bitti.

 Gerçi Stefan Zweig, mektup çağının daha yirminci yüzyılın başlarında sona erdi­ğini belirtir. Bu çağ sonu bana sanki hiç yansımamıştı, 1960’lar­da, 1970’lerde harıl harıl mektup yazıyordum.

Hayran olduğum şairlere, romancılara, sinema sanatçılarına yazıyordum. Yanıtlar bekliyordum, yanıtlar gelmiyordu. Yalnızca Nezihe Meriç ve Attilâ İlhan -lise ikide öğrenciydim- yanıtladı­lar. Bu iki mektubu günlerce yanımdan hiç ayırmamıştım.

İstanbul’da, aynı şehirde oturmamıza rağmen, bir dönem Se­vim Burak’la mektuplaşmıştık. Hep ‘70’ler. Sevim Burak’ın kocaman harflerle örülü, kimileyin okunaklı, kimileyin okunaksız bir elyazısı vardı. Öykülerden, şiirlerden, tasarılarımızdan söz açıyor­duk, o günlerin edebiyat ortamı çekişmelerinden de.

Sevim Burak’ın Mach 1’dan Mektuplar’ı müthiş bir mektup der­lemesidir. Çağdaş edebiyatımızın en önemli mektup kitaplarından biri. Bu eser 2009’da Beni Deliler Anlar (Hayykitap) adıyla yeni­den yayımlandı. Oğlu A. Karaca Borar’a yazmıştı Sevim Burak; ama bu mektuplar, ilkinden sonuncusuna, edebî değer yansıtıyordu.

Beni Deliler Anlar ismi, Sevim Burak’ın Güzin Dino’ya yazdı­ğı bir mektuptan esinlenilmiş: “(...) Kendim için yazacağım. Erken bunamışlara, hayalperestlere, çok acıklılara, bu dünyadan gitmek üzere hazırlık yapanlara yazacağım. Yalnız aklını kaybet­mişlerle bu dünyayı paylaşacağım. (…)”

Edebî bir tür olarak mektup

Bir bakıma, bütün bir Sevim Burak edebiyatı bu satırlarda, Yanık Saraylar, Afrika Dansı, Sahibinin Sesi, ötekiler... Öyley­ken, Beni Deliler Anlar’daki mektuplar da kişisel olmaktan çıkıp, edebî bir metne dönüşüyor.

Değerli Emel Kefeli, Karşılaştırmalı Edebiyat İncelemeleri’nde (Kitabevi) yer alan iki yazısında ‘mektup-roman’ üzerinde durur. Alıntılıyorum:

“Bir edebî tür olarak mektup 17. yüzyıldan itibaren hızlı bir gelişme gösterir. Diplomatik, sosyal içerikli örnekler daha çok birer tarih belgesi olarak incelenirken, 17. yüzyıl ve özel­likle de romantik duyuş tarzının kuvvetle kendini hissettirdiği 18. yüzyılda mektup türü artık birbirinden ayrı düşmüş insanla­rın duygularını, özlemlerini, karşılıksız aşkları veya bireyin yaşadığı duygu/akıl çatışmalarını dile getiren örnekleriyle romanların vazgeçilmez unsurları haline gelir.”

Emel Kefeli, edebiyatımızda   mektup-romanın Ahmet Mithat Efen­di’nin Felsefe-i Zenan’ıyla başladığını belirtiyor, örneklendirerek, bizde mektup-romanı daha çok kadın yazarların kaleme getirdiğine işaret ediyor: Emine Semiye Hanım’dan Leyla Erbil’e, Fatma Aliye’li, Halide Edib’li, Güzide Sabri’li bir liste.

Halide Edib’ten tabiî Handan. Handan’ı okuduğumda mektup-roman denemelerine kalkışmıştım. Gerçi başaramadım, fakat bugün de mektup-roman yazmak isteğim dinmemiştir...

Ben, Bir Kadın Düşmanı’nı da okuduğumda çok etkilenmiştim. Hem Sârâ’nın, hem Ziya’nın mektupları yüreğimi yakmıştı.

Öte yandan, bir mektup kitabı var ki, mektup-roman olmadığı halde çok çekici. Oldum bittim bir roman gibi, üstelik toplumbilim­sel yanı ağır basan bir roman gibi okurum o kitabı.

Tefeyyüz Kitabevi 1929’da yeni harflerle yayımlamış; bu, Mit­hat Sadullah’ın kaleme getirdiği Yeni Mektup Nümuneleri’dir. Diler­seniz altbaşlığına da göz atalım: “Yeni yazılarımızla pek sade ve doğru bir üslûp ile yazılmış Resmî, Samimî, Ticarî ve Ailevî en yeni mektup nümunelerini hâvidir.”

Kaldırım köşesinden, ne alırsan 1 liraya satışlarından edinmiş­tim Yeni Mektup Nümuneleri’ni.

Mithat Sadullah adına ise, Reşat Nuri’nin kitaplarında rastlamış­tım ilk kez. Ünlü romancının ölümünden sonra kitaplar yeniden bası­lırken, eşi Hâdiye Güntekin, Reşat Nuri imzalı eserlerin “gelişigü­zel” basılmasından yakınmış, bundan böyle “külliyatın/tabı işlerinin tanzimini -Reşat Nuri’nin yazı arkadaşı, çok eski ve samimî aile dostumuz- tanınmış muharrirlerimizden Mithat Sadullah Sander deruhte etmiştir” demiştir.

Bu sözler 1959 basımı Akşam Güneşi’nden. Şimdi yine ilk kita­bımıza dönelim.

Mithat Sadullah mektupları üçe ayırıyor: 1) Arkadaş mektupları, 2) Aile mektupları, 3) İş mektupları. Mektup yazma sanatının en bü­yük özelliğiniyse “samimîyet ve sadelik”te buluyor.

Daha “Nihadın ilk mektubu”, mektup sanatıyla okulda tanışan Cum­huriyet çocuğunun coşkusunu dile getirir. Nihat, mektup yazma sanatı­nın inceliklerini öğrenir öğrenmez, “Sevgili kardeşim”e yazmaktadır. Üstelik, mektubu güzel yazarsa, annesi kendisine bir yazı takımı ar­mağan edecektir.

Evet, yazı takımı. Artık neredeyse hiçbir annenin çocuğuna al­mayı düşünmediği bir hediye, bilgisayarlar kasırgasında... Nihat, kardeşine mektup yazarken, birtakım kitaplardan, yazılardan bir şey­ler “kopye” etmenin ne kadar yersiz olduğunu belirtiyor. Düşüncele­rimizi, görüşlerimizi kendi kalemimizle, kendi bildiğimiz gibi yazmalıyız... Nihat kendi olmaya çalışmakta, ya da Mithat Sadullah Cumhuriyet çocuğunun öyle olmasını temenni etmektedir. Bu arada, “Sevgili kardeşim” birdenbire ağabey olur. Sevgili ağabey başka bir kentte, galiba yatılı okumaktadır. Ama “birkaç ay sonra imtihanla­rını bitirip” dönecektir. Ayrıca, küçük kardeşini elbette yanıtla­yacaktır. Sonra, anneleri, Nihat için, ağabeyi için ve “hepimiz için” dua etmektedir...

Sırada kutlama mektupları: (...) Lisesi müdürlüğüne atanan bir beye, yeni evli bir çifte, diplomasını büyük başarıyla almış bir akraba çocuğuna, uzaktaki babaya bayram kutlaması için yazılmış mek­tuplar…

Herhangi bir “Nemide”ye yazılan mektupta, mektubu imzalamış “Ş.M.” balkondadır. İstanbul’da bir yaz gecesi ve tabiî bol yıldızlı bir gecedir. Ve tabiî “karşımızdaki evden lâtif bir keman sesi gel­mekte”dir.

C.N. ise yine bir gece, yine sıcak bir yaz gecesi, “Çok sevgi­li, biricik Rakımcığım”a yazmakta, mâziyi, güzel günleri, eşsiz zamanları hatırlamaktadır. Kulaklarında “bir çığlık gibi yükselen vapur sesleri” yankır. Bunlar hepsi, “gecenin derin siyahlığında” eriyecektir.

Ortak özellikleri masumiyet

Sonra sıra, tüccarların, alacaklıların, borçluların birbirleri­ne yazdıkları, sizli bizli, efendimli, hürmet takdim eden mektupla­ra geliyor. Herkes birbirine saygılı, o kadar ki, zararı görülmüş üçüncü şahıstan bile ölçülü dille söz açılıyor: “Birçok senelerden beri ticarethanemizde kâtiplik yapmış ve nâmımıza imza atmağa me­zun olan Hüsnü Bey bizden ayrılmıştır.”

Mithat Sadullah’ın mektup ütopyasındaki Türkiye, dikkat edilir­se, Yeni Mektup Nümuneleri’ne özgü üslûbu, Hâdiye Güntekin’den alın­tıladığım satırlarda koruyabilmiştir. Demek ki 1959 ve sonrası, daha birkaç yıl, tümü son yıllar, sona eren bir dönem...

Hepsinin de ortak özelliği masumiyet. Sözlük, ‘masumiyet’ için, günahsız, suçsuz, yazıksız diyor.

Günümüzde hangimiz ‘yazıksız’ olabiliriz?!. Şimdi dönüp baktığımızda, lâf kalabalığı, kötü edebiyat diye çoğu kez alay ettiğimiz, küçümsediğimiz o yıldızlı geceler, balkonda dinlenilmiş keman konsercikleri nasıl yazıksız anılabilir?! Yıllar var ki, “çok eski ve samimî aile dostumuz” sözünü kimselerden işitmiyorum.

Çok yıllar var ki, Reşat Nuri’nin anlattığı akşam güneşleri için gözyaşı dökmüyor, merhamet hissiyle dolup taşmıyo­ruz. Belki bu yüzden bunca mutsuz...

Belki bu yüzden annelerimiz bizim için artık kaygılar kuşanı­yor...

YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
Bu haberler de ilginizi çekebilir