Teşvikiye, Nişantaşı

Teşvikiye, Nişantaşı
HABERLER CUMAERTESİ
25 Şubat 2012, Cumartesi

Refik Halid Bir Ömür Boyunca'da mı anlatır, başka bir eserde mi okumuştum, Nişantaşı'ndaki köşebaşı pastanede edebiyat adamlarının, hem de kerli ferli yazarların akşam çayı!

Galiba Refik Halid anlatıyordu, pastanenin adını da vermişti. Valikonağı Caddesi'nden Ihlamur'a inerken, solda köşebaşındaydı o pastane. 1980'lere kadar varlığını korudu.

Refik Halid, Yakup Kadri, Abdülhak Şinasi, Mithat Cemal Kuntay, başkaları gelirlermiş. Haftanın belli bir günü. Sonra ölenler kalanlar filan, topluluk dağılmış. Akşamüstü birkaç saat, çay, tuzlu çörekler, pasta. Kim bilir neler konuşuluyordu...

Yıllarca önünden geçtim o pastanenin. Babacan bir köhnemişliği vardı. Teşvikiye'de oturduğumuz uzun yıllar; Muradiye Bayırı Sokağı'ndaki Ocak Apartmanı'ndan çıkar, Nişantaşı'na yürürdüm, hep ara, arka sokaklardan. Bazan Ihlamur'a indiğim de olurdu.

Ihlamur'un 1930'lardaki halini kimin kaleminden okuduğumu gayet iyi hatırlıyorum. Muazzez Tahsin Berkand Bülbül Yuvası adlı romanına hüzün verici bir yağmurla başlar. Küçük bir kız çocuğu -sonradan Bülbül Yuvası'nın baş kişisi olacak genç kız- yağmur altında koşmaktadır. Yoksul bir kız çocuğu. Herhalde Topağacı'ndan iniyor Ihlamur'a.

Yol, neredeyse bir kır yolu. Evler, neredeyse kır evleri. Hatta bir gecekondu mahallesinin görünümü. Her şey şiddetli yağmurla büsbütün kasvetli olup çıkmış. Bugünkü gözde Topağacı'ndan, gösterişli, gökdelenli, rezidanslı Ihlamur'dan en küçük bir iz yok.

Gerçi Bülbül Yuvası'nı okuduğumda, şimdiki Ihlamur düşlenemezdi bile. Ama Topağacı artık en lüks günlerini yaşıyordu. Çok şaşırmıştım Muazzez Tahsin'in tasvirlerine: Ağaçlar, bakımsız bahçeler, düşkün evler, bir iki göçtü göçecek köşk! Her biri otuz yıl içinde kaybolup gitmiş. Onların yerine, Topağacı'nda, Halide Edib'in irkilerek 'dev kibrit kutusu' dediği apartmanlar inşa edilmiş.

Biz Teşvikiye'ye 1960'ların ilk yarısında taşınmıştık. Hâlâ postaneli bir Teşvikiye. O semt postanesinden ne çok mektup postalamışımdır. Hemen karşısında, yeni açılmış Bahar Pastanesi; bitişiğindeyse 'pötifur'larına bayıldığım Kıyık Pastanesi. Caddeden Maçka'ya doğru yürüyün, İzmir Palas'ta Bülbül Yuvası romancısı Muazzez Tahsin Hanım oturuyor ve İzmir Palas İstanbul'un en güzel apartmanlarından biri.

Hemen ekleyeyim: Yarım yüzyıl sonra da, handiyse yarım yüzyıl, İzmir Palas bugün, benim için, hâlâ İstanbul'un en zarif apartmanı. O zamanlar kapısının önüne kadar gider, o kadar geniş apartman girişinin ucundaki renkli camlara hayranlıkla bakardım.

Bütün bunlar, böyle bölük pörçük, böyle dağınık, nerden aklına geldi diye sorabilirsiniz. Okumakta olduğum çok hoş bir roman yarattı çağrışımları. İbrahim Yıldırım'ın Nişantaşı Suare (bir monolog)'unu okuyorum. Bir iki hafta önce Doğan Kitap yayınladı Nişantaşı Suare'yi.

Çok hoş bir roman dedim, pekiştirmek isterim, çok güzel, çok etkileyici, önemli bir roman. Besbelli, çıtası yükselerek sürüp gidecek. Bence İbrahim Yıldırım'ın olgunluk yapıtı, bir başyapıt.

Nişantaşı Suare ilginç bir tespitle başlıyor:

"(...) Kitabın kapağında 'roman' yazsa da, okuyacağınız metne 'öykü', 'anı', 'anlatı', 'deneme' hatta 'monolog' bile denebilir. Ancak yine de en doğru ad, 'roman'dır. Çünkü roman, yerleşik türler dışındaki yaklaşımlara kapısını her zaman açık tutmuştur."

İbrahim Yıldırım bu 'açık tutuş'tan yararlanıyor ve Nişantaşı'nı, İstanbul'un gözde semtini dünüyle, bugünüyle romanlaştırıyor. Başka roman kişileri elbette var ama, eserin baş kişisi hiç şüphesiz Nişantaşı. Dünkü Nişantaşı'ndan bugünküne yol alış ise romanın -bir anlamda- konusu. Sivri dilini tutamayan anlatıcı, bugünün semt sakinlerini belki sinirlendirebilir. Sivri dilden hoşlananlar içinse, bir ironi ırmağı Nişantaşı Suare.

Nişantaşı'nı koruma ve yaşatma amacındaki derneğin düzenlediği hayır gecelerinin ilkinde bugünün panoraması çiziliveriyor; şöyle diyor anlatıcı: "Birinci gecede sahnede popüler şarkılarıyla ün yapmış semtimiz sakini hanımefendi vardı... ve tabii ki beğeniyle izlenip coşkuyla alkışlandı. Gerçi içinde bulunduğumuz ayın anlamına, etkinliğin yaklaşımına uygun olsun diye repertuvara alınan üç kanto biraz sakil kaçtı ama olsun, salon lebalep doluydu."

Nerden nereye; sevgili arkadaşım İbrahim Yıldırım'ın merhametsiz alaycılığı, bana Maçka Taşlık Gazinosu gecelerimi hatırlattı. Söylemem yersiz, hiçbir benzerlik yok.

Güzel gecelerdi. As solist Behiye Aksoy; "Bir Garip Yolcu"yla inliyor Maçka Taşlık, çıtı pıtı Behiye Aksoy mikrofonu son anda bırakıyor, o ne hançere!

Behiye Aksoy'dan önce, Sadri Alışık sahnedeydi, kırdı geçirdi. Oysa Sadri Bey gazino programlarından hiç hoşlanmazdı. Kuliste görecektiniz: İşkenceye uğramış bir trajedyen! Sahnede, son anda, intikamını alıyor, Bora Ayanoğlu'nun bestesi "Güller ve Dudaklar"ı söylüyor. Gönül Akkor kadar iyi yorumlayamıyor tabiî, ne var ki şarkının olanca içliliğini duyumsatıyor.

Çolpan İlhan-Sadri Alışık çifti Valikonağı Caddesi'nde oturuyorlar, Sevda Ferda Amerikan Hastanesi'nin arkasındaki Güzelbahçe Sokağı'nda. Akşamları Maçka Taşlık'a birlikte gidiliyor. Sevda Ferda solist altı; görkemli bir duruşu, daha doğrusu bir uzaklığı var sahnede. Evet, görkemli bir uzaklık.

Ajda Pekkan'ı unuttuğum sanılmasın. Henüz 'süper star' denmiyor Ajda Pekkan'a; ama bugün -ben yaştakileri- sayısız anıya alıp götüren şarkıları söylüyor, o zaman hepsi yepyeni şarkılar...

İbrahim Yıldırım, Abdülmecid'in dikilmesini emrettiği nişan taşından Rumeli Caddesi'ne uzanıyor. Anlatıcının söylemindenmişçesine, sivri dilini tabiî yine tutamayarak ve bu sivri dili romana çok yaraşıyor:

"Menzil taşınız, aslında yüz elli yılın tozunu, külünü, bilgisini yüklenmiş bir bilgedir. Dikilmesini emrettikten bir süre sonra (otuz sekiz yaşında) ölen Abdülmecid Han'ın acısıyla malûldür. Diğer padişahların diktirdiği menzil taşlarından daha kısa olan bu alçakgönüllü tarihsel çıkıntı, geçmişe ait ağırlıkların yanı sıra 'şimdi'nin de bir sürü sıkıntısını-tuhaflıklarını günbegün yüklenip iyice ağırlaşmaktadır. Ruh ve mâna bakımından tamamen çöküp gitmeden ona gerçek anlamda özen göstermeliyiz."

İtiraf edeyim ki, Teşvikiye'de oturduğumuz dönemde, dört yol ağzındaki taşın Abdülmecid tarafından diktirildiğinden haberim yoktu. Merak da etmemişim herhalde. Soyut bir heykel, yontu gibi gelirdi mi bana bu taş?..

Sonra Rumeli Caddesi boyunca yürüyorum. Ortaokuldayım. Şurada Ömür Pastanesi. (Teşvikiye'de, Nişantaşı'nda ne kadar çok pastane varmış. Nur'u hatırlıyorum, Dezire'yi...) Ömür'ün adı meşhur Ömür Yoğurdu'yla mahkemelik olacak. Pastane dâvayı kaybediyor ve Ömür bu kez Kapris oluyor, adamakıllı mânîdar bir ad değişikliği. Orta sondayken Kapris'te yaz günleri limonata filan içiyoruz.

Biraz daha yukarıda, Osmanbey'e doğru, okul arkadaşım Yaşar İlkvaş'ın teyzesi Nazıme Hanım oturuyor. Rumeli Caddesi'ndeki son kâgir evlerden, üç katlı, çatı katı üçgen pencereli küçümen dördüncü kat. Nazıme Hanım harikulâde lezzetli patlıcanlı börek yapıyor, Selânik mutfağından. Közlenmiş patlıcanlı börek, kek, ve akşam çayı. (Yol aldıkça Nişantaşı Suare'de bu soy evlere, kişilere rastlayacaksınız.) Yaşlı Nazıme Hanım koca kâgir evde tek başına oturuyor.

Biliyorum, değişiyordu bir şeyler. Fakat çok gençtik, dikkat etmiyorduk, umurumuzda değildi.

İbrahim Yıldırım'ın anlatıcısı kocamış; sitem etmeden duramıyor.

Mutlaka okuyun Nişantaşı Suare'yi. Bir bakıma Türkiye'nin yenileşme macerasını okuyacaksınız.

YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
Bu haberler de ilginizi çekebilir
Sonraki Haber