Yarın kar yağacak!

Yarın kar yağacak!
HABERLER CUMAERTESİ
12 Şubat 2011, Cumartesi

Okul dönüşü, komşumuzun oğlu taşıttan iniyor, pencereden bakan annesine sevinçle, sevinçli haykırışlarla bağırıyor:

"Anne! Anne! Yarın kar yağacakmış!"

Onu sevindiren bu haber beni irkiltiyor: Nerden duymuş?! Öğleyin hava raporunu niye dinlemedim? Kime telefon etsem de, bilgisayara bakıp haftalık hava raporunu bana söylese...

Komşu çocuğunu bir azarlamadığım kaldı. Kendi kendime, öfkeli öfkeli söylenip durdum. İstanbul'da kar bir felâket! Ya elektrikler yine kesilirse?! Yollar kapanır! Yarın yayınevine gidecektim, Sultanahmet'i zaten trafiğe kapattılar, o Ticarethane Sokağı'na yürüyerek, buz tutmuş kaldırımlar!..

Sonunda yendim. Hatta, bu ihtiyarlık belirtilerinden korkarak sustum.

Oysa kar yağışlarını vaktiyle ne kadar çok severdim!

Yarım yüzyıldan biraz daha fazla, İstanbul kışa hazırlıklı, kardan korkmaz, kar gerçekten bir sevinç, şenlik olup çıkardı.

Biz Cihangir'de 'kaloriferli' apartmana taşınmıştık ama, kocaman sobalı evler yerli yerindeydi. Kalorifer bir "medeniyet" aracı sayılıyordu. Ne var ki, sobanın keyfi unutulmamıştı. Ayrıca, annem kalorifere pek güvenmemiş olmalı ki, çirkin gaz sobamız da kurulmuştu.

Karşıki Yedibaş Apartmanı sobalı eski apartmanlardan. Sonbahar gelince sobalar kuruluyor. Saç boyalı borular nedense çok hoşuma gidiyor. Yaz gelince borular ortalıktan çekiliyor. Böylece mevsimlerin ev içi yaşaması sürüp giderdi.

Kaloriferli evler öyle mi; radyatörler kıpırdamadan duruyor. Üstelik kışın damla damla su sızıntısı! Bursa hatırası küçük tas şıp şıp doluyor, ikide birde boşaltılıyor. Annemin sesini yine işitir gibiyim: "Sobanın külfetine razıyım..."

Oduncular, kömürcüler mahallelerden kaybolmamıştı: Kuytu, karanlık, tuhaf yerler. "Aman akrep çıkar!" denirdi. Kumrulu Yokuş Sokağı'nın ucundaki oduncu yüklüğü bir gece rüyama girmişti. Akrep makrep çıkmamıştı ama, iç karartıcı rüyalardandı.

Herhalde doksan, yüz yıl öncesi olmalı; babam anlatırdı: İstanbul'un sokaklarında kömürcü develeri! Çoktan aklımdan çıkmıştı. Geçenlerde, Hikmet Feridun Es'in Kaybolan İstanbul'dan Hatıralar'ında (Ötüken Yayınları, yayına Selçuk Karakılıç hazırlamış) rastladım.

1950 sonrasının ünlü Hayat mecmuasından adını hep hatırladığım Hikmet Feridun Es, ekim ayıyla birlikte kış hazırlıklarının başladığını söylüyor: "... İstanbul sokaklarında birtakım çan sesleri işitilmeye başlanırdı. Kalın sesli, bariton, hatta bas çan sesleri... Deve çanları..."

Artık düşlemek bile imkânsız. Hatıralar arasında devam ediyor yazar:

"Kömürcüler çıktı. Kervanlar halinde... Kafesli cumbadan şöyle uzanıp bakacak olursanız, sokakta birbirine bağlı develerin temkinli adımlarla ve büyük bir ciddiyetle, kafalarını sallaya sallaya geçtiklerini görürdünüz. Kervanı çeken adamın bağırdığını işitir; fakat ne söylediğini anlamazdınız. Şöyle ki:

- Eeeellemeeee! Bulgaaaaaarrr! Ellemeeeee! Trakyaaaaaa!

Yani elleme Trakya ve Bulgar kömürü. Bulgar usulü yakılmış kömür..."

Kervan duruyor. Develerin ağızları köpüklü. Çocuklar develere su içirmek istiyor. Fakat terli deveye suyun yarardan çok zararı varmış. Âdeta masal sahnesi...

Mevsimlerin ev içi yaşamasında sandıkların "mânâ ve ehemmiyeti"ni unutmadım. Nasıl unutabilirim ki! Koridorda duran, üstü goblen kumaşla kaplı -pembe güller, yeşil yapraklar- mavi sandığımız en güzel anılarım arasında.

Bu sandığı ne zaman ve ne diye gözden çıkardık, ne uğruna, galiba hatırlamak istemediğim için unutmuş görünüyorum. Yaz başlangıcı, kış başlangıcı telâşları o sandıkla yaşanırdı. Kış başlangıcı güz ortası diye düzeltmeliyim. Ekim yarıladı mı, sandık törensi hava içinde açılır; kışlık kılık kıyafetimiz çıkartılırdı.

Aylarca orada, sandıkta beklemişler; naftalinler pul pul erimiş. Yünlü kazaklar, hırkalar, paltosu babamın, mantosu annemin, hepsi, naftalinleri silkelenerek, balkona asılıyor, birkaç gün havalandırılacak. Yazların sereserpe giysileri de özenle katlanarak yine sandığa yerleştiriliyor.

Kopçaya geçen düğmeleri geyik boynuzu, bana git git dar gelen kahverengi kabanım işte sandıktan çıktı. "Bu sene de idare et. Gelecek kış yenisini alırız." Yenisi alınacak diye basbayağı üzülürdüm. Her şeyin eskisine, eskimişine bağlılığım demek o zamanlardan kalma.

Kazaklarımız, hırkalarımız, yün takkelerimiz hep el örgüsüydü. Annem, yaz kış, durmadan bir şeyler örerdi. Kalınlı inceli şişler, yumaklar, çileler büyücek sepette. Çilelerin yumağa dönüştürülmesi başlı başına ve çetin bir iş. Dahası, yün eskimemişse, küçülen kazaklar sökülüyor, çile haline getirilmiş yünler özenle yıkanıyor, yeniden bir şeyler örülüyor.

Gözüm gibi sakladığım, bej şeritli kahverengi bir yün bere: Annemin ördüğü...

Kış hazırlıkları mutfağa da sıçrardı. Çoğu sağlıksız hazır yiyecekler çağından çok önceydi çocukluğum, o zamanlar.

Hikmet Feridun Es, "kışlık kavurma basmak" deyimini hatırlatıyor. O dönem geçmişti, teneke teneke kavurma falan yok. Bazı evlerde varsa da, bizde yok. Ama sokaktan geçen -evet, sokaktan- zeytinciden dipdiri, kütür kütür, yemyeşil zeytin alınıyor sözgelimi. Yemyeşil zeytinler toplu iğneyle deliniyor. Kavanozlarda tuzlu suya mı yatırılırdı, kışa kalır mıydı, unutmuşum. Yalnız şunu söyleyebilirim: Ev yapımı yeşil zeytinlerimize bayılırdım.

Komşumuz rahmetli Güzide Hanım'ın derdi tasası ille kuru bamya. Yazların yosun yeşili taze bamyası bin bir emekle iplere geçiriliyor, apartmanların iyice küçülmüş arka bahçelerinde, korunaklı köşelerde, güneşle haşır neşir, kurutuluyor. Kaç gün, kaç hafta sürerdi kuruma işlemi? Merak konusuydu; Güzide Hanım'a sık sık soruluyor: "Bamyalarınız ne âlemde Güzide Hanım?"

Kuru bamyalar sonbaharda asla ortaya çıkmaz, ancak aralıkta, iyice soğuk bir kış günü, Güzide Hanım kuru bamya çorbası yapardı. Lezzetini unutamadığım bir çorbadır.

Okul dönüşlerinde tahin pekmezi pek severdim. Aslında pekmezi daha çok severdim. Ne var ki, pekmez ille tahinle karıştırılacak ve yalnızca kış günleri, okul dönüşlerinde yenecek. Yaz mevsimi için ağır olurmuş...

Bakkallarda, marketlerde şişelerde satılmıyor tahinle pekmez. Bazan Bursa'dan Nezihe Halamız kocaman teneke kutuda dut pekmezi gönderiyor. Dut pekmezinin tadı üzüm pekmezininkinden farklı. Dut pekmezi galiba tahinle katıştırılmıyor.

Annem Beyoğlu'ndan poplin kumaş almıştı; terzi Melâhat Hanım "Tam pekmez köpüğü" demişti. Pekmez köpüğü, açık kahverengilerin bir çeşidiymiş. Şimdi üç beş yüz sözcükle konuşulduğundan, pekmez köpüğü de kayıplar arasında...

Şimdi gece: Komşumuzun küçük oğlu kar rüyaları görüyor olmalı. Üstelik belki okulları tatil ederler! Bense, hem bunları yazarak, hem yarın kar yağar, tutarsa ne yaparız sıkıntısıyla ikide birde pencereye koşuyorum. Henüz yağmadı. Ama dışarıda zehir gibi kar soğuğu!

YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
Bu haberler de ilginizi çekebilir
Sonraki Haber