Ahmet Mithat’ın ‘Çengi’si hayal perdesine yansıdı

HABERLER CUMA
16 Ekim 2003, Perşembe

Tiyatro sanatçısı Naşit Özcan, Ahmet Mithat Efendi’nin 126 yıl önce kaleme aldığı Çengi’yi, gelenekselle modernin harmanlandığı bir yorumla tiyatro sahnesine taşıdı. İlk olarak 1884 yılında yazarı tarafından oyunlaştırılan ve dönemin idarecileri tarafından sakıncalı bulunduğu için tiyatro kapattıran oyunu, aslından sadeleştirerek sahneye uyarlayan ise yazar Mustafa Miyasoğlu...

Hazırlıkları geçtiğimiz bahar başlayan oyun, Şehir Tiyatroları’nın yeni sezonuna yetişti ve ilk olarak Gaziosmanpaşa Sahnesi’nde seyirci karşısına çıktı. Naşit Özcan’ın Karagöz, meddah ve ortaoyunu üslubundan yararlanarak sahnelediği Çengi, çağrışımları doğrularcasına keyifli bir müzikal; ama alışageldiğimiz tiyatro oyunlarından epeyce farklı. Şöyle ki, sahneye dışarıdan gelen anlatıcı, ‘Merhaba efendim, tiyatromuza hoş geldiniz’ sözleriyle selamlıyor salonu ve nasıl bir oyun izleyeceği hususunda izleyiciyi kısa da olsa aydınlatıyor. Oyuna sık sık müdahale eden, hatta kimi zaman oyuncuların kulağına bir şeyler fısıldayan anlatıcının, romanda bir öğretmen edasıyla okurun kulağını çeken, sürekli araya girerek nasihat eden Ahmet Mithat Efendi olduğu söylenebilir rahatlıkla. Siyahlar giyinmiş anlatıcı, romanı okumamış olan izleyicilerin iç içe geçen hikâyeleri anlamasını kolaylaştırmakla kalmıyor, ‘bilin bakalım şimdi ne olacak’ tavrıyla merak uyandırmayı da başarıyor.

Çengi, geleneksel kıyafetler içerisinde sahneye gelen kadın ve erkeklerin bir yandan oynayıp bir yandan şarkı söylemesiyle başlıyor. Eski İstanbul’un eğlence kültürü hakkında küçük ipuçları sunan bu sahne, perde kapanana kadar ara ara tekrarlanıyor. Ancak, oyuna merak saikiyle gelip de sadece ellerinde zilleriyle gerdan kırıp göz süzen çengiler bulacağını zanneden izleyiciler, yanıldıklarını daha ilk sahnelerden itibaren anlıyor. Ahmet Mithat’ın, cin–peri hikâyeleriyle aklını yitirenler, büyücüler, nerede akşam orada sabah eğlenen âlemciler ve her mecliste hazır bulunan çengilerden yola çıkarak anlatmaya çalıştığı, ‘Osmanlı nasıl eğlenirdi?’den çok, yanlış terbiyenin insanları düşürdüğü trajik durumlar... Ahmet Mithat, her ne kadar romancılığı ve gazeteciliği ile tanınmış olsa da pedagoji alanında da pek çok eser verdiği için eğitim temasını işlemesini garipsememek gerekiyor. İlk hatayı, cadı kazanlarında efsunlu içkiler hazırlayarak oğlunun aklını yitirmesine sebep olan Saliha Molla yapıyor. Ortalıkta bir meczup gibi dolaşan Dâniş Çelebi’nin çılgınlığa varan davranışları, kendini asmasıyla son buluyor. Ancak bu kez babası Dâniş’i yitiren ve annesi Çengi Sümbül tarafından terk edilen Cemal, varını yoğunu, gönlünü kaptırdığı Melek uğruna harcayarak içler acısı bir hayat sürüyor. Oyunun belki en hoş bölümü ise Özcan’ın eski Yeşilçam filmlerine gönderme yaptığı son bölüm. Hüzünlü bir müzik eşliğinde ağır çekim birbirine koşan sevgililer, gerçeklerin ortaya çıkışı ve mutlu son!.. Fakat tam bu sırada yeniden ortaya çıkan anlatıcı ‘Ayşegül Abla’, küçük bir hatırlatma yapıyor izleyicilere: “Dâniş Çelebi, Melek Hanım ve Cemal Bey gibi zavallılar nâdir bulunan insanlar değildir; fakat Çengi Sümbül gibi elden çıkan saadetleri yerine iade edene az rastlanır. Böyle ümit kapıları ancak hikâyelerin sonunda açılır.”

Oyundaki tek yenilik, güleryüzüyle izleyicileri kucaklayan bir anlatıcı değil elbette. Naşit Özcan, romandaki zengin anlatımı sahnede gölge oyunlarıyla yakalamaya çalışmış ve bunda da başarılı olmuş. Oyuncular, olayların arka planını, anlatımla geçiştirilmek istenen bölümleri ve Dâniş Çelebi’nin yanlışlıkla dadısını bıçakladığı sahne gibi gizli kapaklı olması gereken işleri, hâyâl perdesinde kendi tasvirlerini Karagöz gibi oynatarak anlatıyor.

YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
Sonraki Haber