Eyüp’ün 255 yıllık imamları

HABERLER CUMA
4 Ocak 2013, Cuma

‘İmam ailesi’ olarak tanınan Günay’lar bugün Eyüp’te yaşamıyorlar ama geçmişleri hâlâ konuşuluyor. 255 yıl boyunca Eyüp Sultan’ın başimamlığını bu ailenin üyeleri yaptı. Son imam Rahmi Günay, 1979’da vefat etti. Torun Kamil Osman Günay neden imam olmadığını anlattı.

Kamil Osman Günay, iki kızı ve eşiyle Ataşehir’de yaşıyor, ama dedelerinin yerleşip nam saldığı Eyüp’ü terk etmiş değil. Tarihi semte dair bilgi, belge toplayan ve etkinlikler düzenleyen Eyüp Dostları Vakfı’nın aylık toplantılarına geldiğinde büyüklerinin mezarını da ziyaret ediyor. Bir cumartesi günü, yine böyle bir toplantı sonrasında tarihi semtte buluşup hem kendisinin hem de ailesinin hikayesini dinledik. Öncelikle ailenin yaşadığı Fahri Korutürk Caddesi’ndeki konağın yerine gidiyoruz, artık orada Yapı Kredi Bankası’nın binası var. Sokağa girip yokuştan çıkınca aile mezarlığına varıyoruz.

Günay ailesinden Eyüp Sultan Camii’ne başimam olan ilk kişi Hacı Şeyh İbrahim Efendi. 1675’te doğan İbrahim Efendi, hademe olarak girdiği sarayda, Baltacılar ocağında yetişip  ilim öğreniyor. 1714’te Eyüp Sultan Camii’ne atanıyor. O dönemden itibaren Eyüp’teki konağa padişah tarafından evdeki işlerin görülmesi için hizmetçi gönderiliyor. En son gelen hizmetçi Kanbur Sabiha’nın mezarı Osman Bey’in annesi, Münire Hanım’ın kabrinin yanında.

İbrahim Efendi, yaşı ilerleyip hastalanınca yerini 1738’de damadı Salih Efendi’ye devrediyor, ama vaazlarını bırakmıyor. 1769’da vefat eden İbrahim Efendi’nin kabri Ayasofya’nın bahçesinde. Onun yerine geçen Salih Efendi 1784’e kadar camideki görevini sürdürüyor.

Bu arada caminin bütün başimamları kurra hafızı. Kur’an-ı Kerim’i 7 farklı kıraatle okuyanlara bu isim veriliyor. Başimam olabilmek için önemli bir mertebe kurralık. Salih Efendi’den sonra oğlu Abdullah Efendi (1787) başimam oluyor ve 1813’te hacca giderken oğlu molla Mehmet Emin’i vekil bırakıyor yerine. Hacdan döndükten sonra da görevlerini tamamen ona emanet ediyor. 1826’da kendisine reisü’l-kurralık yani kurra hafızlarının reisliği, 1827’de saray reisü’l-kurralığı veriliyor. 1830’da Sultanahmet Camii cuma vaizliğine getirilen  Abdullah Efendi 1832’de vefat ediyor. Başimamlık böylece molla Mehmet Emin’den oğlu Mehmet Akif’e, ondan da oğlu Sakıp Efendi’ye geçiyor.

Sakıp Efendi’nin 1948’de vefatıyla kuşaklar boyu aile tarafından sürdürülen bu kutsal görev, oğlu Rahmi Bey’e veriliyor. Ancak Rahmi Bey, caminin muvakkithanesinde ve kütüphanesinde çalışmayı tercih ediyor. 1961 yılında başimam Said Çayırlı ve Süreyya Efendi’nin vefatı sonrasında, hem hafız olması hem de imam ailesinden gelmesi nedeniyle dedelerinin mesleğini devam ettirmesi isteniyor kendisinden. 1969’da emekli olana kadar Eyüp Sultan’ın imamı Rahmi Bey. Ataları gibi başimam olamıyor, ama aileden camide görev yapan son isim olarak tarihe geçiyor.

1979’da vefat eden Rahmi Günay, iki kez evlenmiş. İlk eşi Manisa Akhisar doğumlu Münire Hanım’dan üç evladı dünyaya geliyor: Yekta, Süreyya, Talat. İkinci eşi Ayten Günay’dan da üç evladı oluyor: Sakıp, Kadri, Nagehan Günay. Bizim görüştüğümüz Kamil Osman Günay, Talat Bey’in oğlu. Yekta, Süreyya, Sakıp, Talat ve Kadri Günay vefat etmişler. Osman Bey’e, ‘Ailenizden başka kimler hayatta?’ diye sorunca, “Benim dışımda Sakıp amcam var. Ama tamamen koptu aileden. Bir de halam var, benden bir yaş küçük, Nagehan Günay. Kızıyla birlikte Hollanda’da yaşıyor. Yazın geliyorlar İstanbul’a. Amca çocukları da var ama ailemizle ilgili bilgiye ben vâkıfım. Benim için aileyi toparlayacak kişi derlerdi. Bir dönem toplardım sonra gene dağıldı.” cevabını veriyor.

‘Ben Osmanlı’nın padişahıyım, Eyüp Sultan’ın padişahı o’

Şener Türkmenoğlu tarafından hazırlanan  (2005) ve önemli bir arşiv niteliği taşıyan ‘Eyüp Bir Semte Gönül Vermek’ adlı kitapta aileyle ilgili iki hikaye anlatılıyor. İlki şöyle: Akif Efendi görevdeyken camiyi ziyaretine gelen Alman sefirini bir nedenden dolayı camiye almaz. Bunun üzerine sefir, Akif Efendi’yi padişaha şikayet eder. Padişah da: ‘Orası Eyüp Camii. Oranın padişahı imam efendidir, ben karışmam.’ der. İkincisi: Sakıp Efendi bir gün esnaftan Todori’nin bakkalına girer. Vitrindeki şişeleri sorar. ‘Keyif verici gazoz’ yanıtını alınca, asasıyla hepsini kırar. Bakkalın zararını öder. Aksi kanıtlanana kadar Eyüp’te gazoz satılmaz.

Osman Günay, “Ben çocukken meraklı olduğum için evde anlatılan hikayeleri iyice dinlerdim, bu hikayelerin aslı şöyledir.” diyerek anlatmaya başlıyor: “Dedem Sakıp Efendi bir gün camiden çıkıyor ve mahallenin esnaflarından Todori ona gazoz getiriyor. Dedem de gazozun içki gibi keyif verici bir şey olduğunu düşünüyor. Tabii kızıyor, ‘Sen benden izin almadan nasıl böyle bir şey getirirsin.’ diye bakkalın camını, çerçevesini indiriyor. Eve gidince üzülüyor, bakkalın masrafını ödüyor, ama gayrimüslimler, padişaha şikayet ediyorlar dedemi. Padişah da diyor ki: ‘Ben Osmanlı’nın padişahıyım, oranın padişahı o.’ diyor. Yani ortada Alman sefiri yok.

Kamil Osman Günay: Okusaydım, dedemin yerinde ben olacaktım

“1960 doğumluyum. Eyüp Ebussuud İlkokulu’nda okudum. Sonra Edirne İmam Hatip Lisesi’ni birincilikle kazandım, 1975 yılıydı, valilik burs verdi ama okuyamadım. Eğer devam etseydim şu anda dedem Rahmi Günay’ın yerinde ben olacaktım. Evin tek erkek evladı olduğum için annem uzak yere göndermek istememiş. Çocukluğumdan bu yana Eyüp Camii’nin içinde büyüdüm. Okuldan çıkar çıkmaz camiye dedemin yanına giderdim. Sarığını tutar, cübbesini giyerdim. Ailemiz birbirine çok bağlıydı. Ramazanlarda her akşam bir evde masa kurulur, en az 20-30 kişi olurdu o masanın etrafında. Bayram namazını padişahların namaz kıldığı yerde ailece kılardık. Eyüp’ün eşrafından da gelenler olurdu. Camiyi ziyarete gelen bütün devlet adamlarını lisan bildiği için dedem karşılardı. Onun en büyük hayali, Eyüp Camii’nin önüne bütün Müslüman devletlerin bayrağını dikmekti.

2001 yılına kadar Eyüp’te yaşadım. 2001’de  18 yıl çalıştığım Deniz Kuvvetleri’nin matbaasından emekli olunca bir arkadaşım vasıtasıyla otomotiv sektörüne girdik. İki yıldır kendi şirketimi kurdum. Eyüp’te bir dairem vardı, kızımın biri diyaliz hastasıydı. Ona böbreğimi verdim. O dönemde satmak zorunda kaldık buradaki evi. Dedemin döneminde ciddi mal varlığı vardı, kendisi öldükten sonra ikinci eşi hepsini sattı. Bu geleneği neden devam ettiremediğimiz hakkında bir yorum yapamıyorum inanın. Allah’ın bir bildiği vardır herhalde. Rahmi Bey’in ikinci eşinden de iki oğlu var. Ama onlar da tevessül etmemişler. İçlerinden en meraklı bendim. İki kızım ve eşimle birlikte Ataşehir’de yaşıyorum. Arada toplanınca hemen televizyonu kapatıp eski resimleri çıkartıp anlatırım bildiklerimi. Geçmişimiz unutulmasın isterim.”

 

YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.