GÜNDEM Yazarlar Ekrem Dumanlı

Medyanın siyasetle imtihanı

Ufukta üç seçim birden tulû ettiğine göre siyaset karşısındaki duruşların iyi belirlenmesi lazım; zira nerede duracağını bilemeyen, nerede durduğunuzu da bilemiyor. Ve kendi önyargıları üzerinden kara propaganda makinesine dönüşüveriyor.

Hani bir zamanlar “Üç Tarz-ı Siyaset” diye bir tasnif yapılmış ve aydınlar için kabaca bir pozisyon belirlemişti ya; bugün de “Üç Tarz-ı Neşriyat” üzerinde konuşmalıyız; ta ki kimin ne yaptığı daha doğru anlaşılsın:

1- ÖLÜMÜNE KÖSTEK OLAN GAZETECİLİK:

Bu tür yayıncılık, bir partiyi (özellikle de iktidar partisini) düşman ittihaz eder ve her fırsatta o partiyi karalamak için yayın yapar. Bu tavır demokratik bir denetimden ziyade, her icraatın düşmanca yorumlanmasını netice verir. Bu zihniyete göre bir partinin bütün yaptıkları yanlıştır ve neticesi 'hıyanet'tir. Oysa önemli olan icraatın muhtevasıdır; kategorik düşmanlığın kimseye faydası yoktur. Demokrasilerde medyanın görevi de tam burada başlar: İcraat denetimi. Faydalı görülen politikaları desteklemek, zararından şüphe duyulan politikaları eleştirmek sadece gazeteciliğin değil, akıl ve vicdan sahibi olmanın gereğidir.

Toplumun bir bölümü köstekli, her şeye karşı gazeteciliği pek sever. Öfkeli kitlelerin arzuları toplumu kimi zaman gerer, kutuplaştırır, hatta bazen (maalesef) bilfiil çatıştırır. Bu duruma rağmen demokratik toplumlarda bu tip kışkırtıcı yayınlar mı daha tahripkardır, yoksa o izan ve insaf yoksunu yayınların susturulması mı derseniz; tabii ki en tehlikeli tercih devlet eliyle o gürültülü sedanın susturulmasıdır derim. Çünkü bir fikrin ne kadar tehlikeli olduğunu belirleme hakkı, keyfi uygulamaları da yanında getirir. Bilfiil terör suçuna saplananlar, hakaret ve şiddet çağrısı yapanlar saded haricidir. Hiç korkmayın, toplumun ezici çoğunluğu, cinnet sınırında dolaşan tahripkar yayınları zaman içinde dışlar ve marjinalleştirir...

2- ÖLÜMÜNE DESTEK VEREN GAZETECİLİK:

Bir partinin bütün politikaları doğru olabilir mi? Mümkün değil. Dünyevi meselelerin hiçbirinde insanoğlu, “Yüz tane icraatımız var, yüzü de doğrudur.” diyemez. Ne var ki ölümüne destek düşüncesini ete kemiğe büründüren gazetecilikte herhangi bir hatayı dile getirme, yanlış yapıldığında (dostça da olsa) uyarma gibi bir şey söz konusu olamaz. Bir partiyi (iktidar ya da muhalefette olması fark etmez) ölümüne destekleyen fanatik tarzın gözünde ya 'dost' olarak yaftalanırsın yahut 'düşman'. Vahy-i semavî ile mukayyed veya edille ile müeyyedmiş gibi davranıldığından bir tür kutsallık oluşturulur. Halbuki ülkeyi yönetmeye talip olanların, paçalarından yağ damlayan kutsamalara değil; içi tefekkürle yoğrulmuş yapıcı fikirlere ihtiyacı vardır. El hak, partizan gazeteciliğin de toplumsal bir karşılığı vardır ve bunun sebepleri bellidir. Ne var ki partizan gazeteciliğin hırçın tarzı (hele bir de belli bir güce erişmişse) konjonktürel tetikçiler üretmeye müsaittir. Aynı düşünce kulvarında yer alsa bile her konuda kendisi gibi düşünmeyenlere karşı sergilenen hodgâmlık, çoğu kez üzücü sonuçlar doğurur; hele mukaddes bir mefkureden uzaklaşılmış ve insan yetiştirme idealinden mahrum kalınmışsa...

3- ORTA YOLDA DURAN GAZETECİLİK:

En zor olan tarz-ı neşriyat budur. Aklınızı, iradenizi, ülke ve dünya gerçeklerini anlama gayretine sarf edeceksiniz ve eğriye eğri doğruya doğru diyeceksiniz. Sizin eğri dediğiniz doğru, doğru dediğiniz eğri olamaz mı? Tabii ki olabilir. Dünya işlerinde yanılma payınız her daim vardır; tıpkı siyasetteki yanılma payınızın var olması gibi. Burada önemli olan, hüsnü niyettir. Hiçbir menfaat gözetmeden yapılan yapıcı tenkitler de tenkide tabidir; yeter ki karşı tenkitçiler de zerre miktar menfaat gözetmesin, demagoji yapma uğruna fikrin namusuna tecavüz etmesin ve üslubunu bozmasın. Heyhat!

İtidal yolunu seçen, ateşten bir gömlek giymeyi göze almıştır. Bu yola girdin mi haberde vakayı raporla vazifedarsın artık. Yorumda da olabildiğince çok sesli bir ton yakalamaya mecbursun. Bir dünya görüşün olsa bile, farklı dünya görüşlerine de kapılar açarsın. Bazen köşelerde yazılanlar ile sizin (gazete yönetiminin) hadiselere bakış açısı arasında büyük farklar oluşabilir; ama tesadüm-ü efkardan hakikatin zuhur edeceğine inanıyorsanız katılmadığınız o fikirleri de neşredersiniz; yeter ki içinde somut bilgi hatası ya da hakaret gibi hak ihlali bulunmasın. “Benim düşündüğümü yazmıyorsan ben de senin yazını yayınlamam.” demek, kendimize dar bir hücre inşa etmek demektir. Fikri fikirle alt etmek zordur; farklı fikirleri aynı gazetede, aynı sayfada buluşturmak daha da zordur. Bazen okurunuzun bile kafası karışır; ama tefekkür dünyamızın zenginleşmesi için yapılması gereken de budur; tabii, “Benden başka doğru yoktur!” gibi bir labirente sıkışmamışsan.

Herkesin tercihi kendine. Kimseyi seçtiği yayın tarzından dolayı kınamıyorum; tam tersine seçtikleri pozisyonu mertçe ifade ediyorlarsa saygı duyuyorum. Tarzınızın ne derece doğru olduğuna tabii ki kamu vicdanı karar verecek. O vicdan ya yayınlarınızı adil bulmayıp sizi cezalandıracak ya da fikir zenginliğine yol açan tutumunuzdan dolayı sizi baş tacı yapıp ödüllendirecek. Bir de tarih yargılayacak herkesi. Ufuk zenginliğiniz ve tahammül gücünüz sizin tarih sayfasındaki yerinizi belirleyecek; çünkü bir gün toz duman ortadan kalktığında izan ve insaf çizgisini aşanlara tarih çok ağır bir fatura kesecek...

Ayıp ki ne ayıp!

Meslekte yaşını başını almış bir beyefendi (tıpkı diğer bazı beyefendiler gibi) belli bir zamandan beri tuhaf yazılar kaleme alıyor. İnsanın inanası gelmiyor. Mesela Rusya'da yayın yapan bir medya kuruluşuna verdiği röportajda, Fethullah Gülen Hocaefendi için “Soros” diyebiliyor. Ne kadar ayıp! Ne kadar yaralayıcı! Söylediği lafın ne manaya geldiğini “bilmiyor” desem, onun meşhur bilgi dağarcığına hakaret sayılır. “Biliyor” desem, bunun altında çok kötü bir mana gizlidir de demek zorundayım; onu da meslekte pek çok kişiye abi sayılan bir insana yakıştıramıyorum. “Sehven söylemiştir” diye avunurken bir açıklama yayınlıyor köşesinde; ama açıklama maalesef hiçbir şeyi açıklayamıyor. Feci bir karakter katliamı ve masum insanları zor durumda bırakabilecek ağır bir benzetme duruyor orta yerde. Şimdi cemaati eleştiriyor diye avuçları şişinceye kadar beyefendiyi alkışlayanlar, bir zamanlar Başbakan için Putin dediğini unutmuş görünüyorlar.

“Neyse...” deyip bu korkunç hatayı sineye çekecekken Today's Zaman'da çıkan bazı yazıları vesile kılarak “Cemaat-AK Parti kavgası” üzerine çok sert bir yazı geliyor ve “cemaat” hedef tahtasına oturtuluyor. Bir partinin sözcüsü gibi yazılar döşenen üstat, acaba başka yazarların sansürlenmesini mi ya da derhal susturulmasını mı istiyor? Belki de işten atılmalarını mı temenni ediyor? Başyazarlığını yaptığı gazetenin ombudsmanı kovuluyor; ona bir kelime ile itiraz etmiyor, İngilizce çıkan bir gazetede bir yazar bir şeyler yazdı diye koca bir kitleye en ağır ithamlarda bulunuyor. Oysa suçladığı gazetede hükümetin politikalarını doğru bulan yüzlerce yazı da yayınlanıyor. Bir başka gazeteden “Bütün yazılar alkış kıvamında olsun!” dercesine uluorta konuşmak hangi nezaket anlayışının ürünüdür; anlamakta zorlanıyorum. Bir gazetedeki farklı sesleri kimse duymasa bile tecrübeli bir başyazarın o zenginliği yakalaması gerekirdi. Diyelim ki Today's Zaman'a ya da “cemaatin yayın organları”na kızdın; orada çıkan her satırın hesabını neden Hocaefendi'den soruyorsun? Meslektaşlarına eleştiri getirmek varken Hocaefendi'ye ve hatta camiaya en incitici lafları sıralıyorsun?

Sırada bekleşenler varmış meğer. Bir yerden hücum borusu çalmışçasına cemaate karşı bir kampanya başlatıyor bazı arkadaşlar. İtibarsızlaştırmaya yönelik şımarık yazılar vasıtasıyla nezaket kuralları da yerle bir ediliyor. Bu arada öyle laflar sarf ediliyor ki (özellikle sosyal medyada), ne insanlığa sığar ne Müslümanlığa. . Herkes bazı yazılardan bahsediyor ama belli ki bahsi geçen yazıları ne görmüşler ne de okumuşlar. Çoğu yalan ve iftiraya dayanan bazı lafları okudukça hayretler içinde kalıyorsunuz. Şeytanların bağlandığı, rahmet ve mağfiretin gönüllerimizi sağanak sağanak yıkadığı bir zaman diliminde bu kadar keskin gıybetlerin yapılmasını sadece İslamiyet'le değil, insaniyetle de izah etmek çok zor.

Akla hayale gelmez laflar. Neymiş? Cemaat yeni bir vesayet merkezi olmak ya da 'iktidarı paylaşmak' istiyormuş. Ne münasebet! Alın o Leviathan'ınızı güle güle, tepe tepe kullanın. Uluorta yazılanlardan anlaşılıyor ki bazıları ne katılımcı demokrasiyi kavramış; ne de sivil toplum örgütlerinin, medyanın ve kanaat önderlerinin demokrasideki rolünü anlamış. Benci ve kinci söylemlerle insan olsa olsa dostlarını gücendirir, kendini tüketir. Yazık...

 

5 Ağustos 2013, Pazartesi
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
yazarHakkinda.