GÜNDEM Yazarlar ŞANTAJ MI DEDİNİZ?

ŞANTAJ MI DEDİNİZ?

‘Paralel yapı’ adı verilen palavra üzerinden hayalî suçlamalar devam ediyor. Ortada somut bir gerekçe olmamasına rağmen söylemin dozu arttıkça artıyor.

O kadar ki bir Başbakan’a en yakın bakanlarından biri dayanamayıp “İnandırıcı bulmuyorum...” diyor. Aslında genel hissiyat da bu. Ne var ki birileri dünyanın en barışçı hareketine hâlâ çete, haşhaşi gibi ithamlarda bulunuyor, gönülleri kırıyor, vicdanları yaralıyor. Yolsuzluk, rüşvet gibi somut suçlamaların içeriği ile ilgili tek bir kelam etmezken ‘Hizmet’e karşı ağza alınmayacak laflar sarf ediliyor. “Casusluk”tan, “ajanlık”tan bahsediliyor ve arş-ı Rahman’ı titretecek kadar ağır ifadeler kullanılıyor. Geçen hafta mesnetsiz yakıştırmalara bir yenisi daha eklendi: Şantaj ve tehdit. Vicdansızlığın gelip dayandığı sınıra bakar mısınız?

Kimin kime şantaj yaptığı ortada. Mahkemeye intikal etmiş delilleri görmezden gelerek illegal yollardan elde edilmiş telekulak üretimleri üzerinden meydanlarda konuşmak açık bir tehdit sayılmaz mı? İnsanlar demez mi “İllegal dinlemeleri referans alarak kamuoyunu bu kadar yönlendiriyorsanız yasal dinlemelerle oluşan delilleri niçin yok sayıyorsunuz?” Neymiş? Telefonda birisi ananas demiş. Ananas bir şifreymiş. Hodri meydan; ne şifresiymiş çık ispat et. Sen önce bir evde 7 çelik kasa niçin bulunur, hangi akla binaen bir ayakkabı kutusunda 4,5 milyon dolar çıkar vs; onları anlat...

İnternet siteleri bazı konuşmaları yayınlıyor. Lüks villalar yapma uğruna arazilerin imarı değiştiriliyor, hukuksuzluğa karşı çıkan valiler sürgüne gönderiliyor. O vahim konuşmaların tek satırını bu gazeteye girmiyoruz. Ama illegal yollardan temin edilmiş ve nasıl elde edildiği ortaya çıktığında hesabı verilemeyecek arşiv tapelerle kara propaganda yapılıyor. E adama sormazlar mı “Hocaefendi ile konuşmak, onunla izlenim paylaşmak, ona danışmak ne zamandan beri suç oldu?” Daha ötesi: “Madem Hocaefendi ile konuşmak suç kabul ediliyor, Başbakan, Cumhurbaşkanı, bakanlar bu telefonlarla konuşmadı mı?” Daha bitmedi: Montajlama kayıtları elinde tutan kişiler, kurumlar, bırakın telefonu, yüz yüze görüşme yapmadı mı? Telefonla konuşmak, danışmak suç ise, yüz yüze görüşmek katmerli bir suç değil midir? Telekulakçıların düştüğü bu hal onları hukuk karşısında baş sanık yapmayacak mı?

Kimin kime şantaj yaptığını anlamak için medya dünyasına kulak vermeniz yeterli. Goygoycular kapı kapı dolaşıyor, tutuklanacak insanlardan bahsediyor.  Bir liste yapıldığını, o listenin Başbakan’a arz edildiğini anlatan nevzuhur yazar/çizer takımı, 28 Şubatçıların bile yeltenemediği andıçlarla sahada dolaşıyor. Korkutma, sindirme, yıldırma faaliyetleri hiçbir dönemde bu kadar yerlerde sürünmedi. Kimin şantaj ve tehdit yoluyla kamuoyu oluşturduğunu bir gün ciltler dolusu kitaplar anlatacak. İşinden atılan gazeteciler için kim kime emir verdi, hangi medya grupları, hangi şaibeli işlemlerle ele geçirildi, hangi gazete ve televizyonlara hükümet komiseri gibi kişiler atandı ve medya nasıl kontrol altına alındı; bunlar asla unutulmayacak ve bir gün her şey isim isim, saat saat nakledilecek.

Sadece medya mı? Daha birkaç gün önce bir açıklama yaptı diye Başbakan, TÜSİAD’ı bizzat tehdit etti. “Hangi yüzle bizimle işini görmeye geleceksin?” ne demek? “Böyle giderse yabancı sermaye gelmez” uyarısında bulunduğu için “vatan haini” gibi çok ağır bir suçlamayla bağırıp çağırmanın manası nedir? Tehdit sadece TÜSİAD ile sınırlı değil ki! Aykırı bir fikir söyleyen herkesin kapısına vergi memuru göndermek hangi adalet sisteminin yaptırım gücüdür? İnsanları ve kanunları zorlayarak bazı şirketleri batırma planı yapmayı 28 Şubat’ın meczupları bile düşünmemişti!

Şantaj ve tehdit maalesef, devlet zırhının içine tüneyerek yapılıyor. Goygoycular güç sarhoşu olmuş, yaptıkları işe de gazetecilik diyor. Telefonlar açılıyor insanlara “sizi de alacaklar” deniyor, listelerden bahsediliyor, mesnetsiz ithamlarla korku devleti inşa edilmeye çalışılıyor. Allah büyük. Bir gün sular durulur ve bir bardak suda fırtına koparan ufuksuzlar tarih huzurunda hesap verir. O gün mahcup olmak istemeyenler kendilerine fısıldanan cadı masalına değil, vicdanların sesine kulak versinler.

Bu sorulara cevap verilmedikçe...

Aylardır cevap bekleyen onlarca soru var ve muhatapları derin bir sessizlik içinde. Başka şeyler konuşuyorlar, hatta pek çok konuyu kuru gürültüye boğarak somut gerçeklerin üzerini örtüyorlar. Oysa şüpheler orada duruyor ve duracak.

Mesela “Bir savcı üç polisle Hizmet’i terör örgütü ve çete kapsamına sokarız; bitiririz.” şeklinde ifade edilen bir cümle gazetelere yansıdı. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı da 11 maddelik bildiride bu konuyu tekrar gündeme getirdi. Aylardır bu soruya sorumlu bir adam çıkıp da “Hayır; öyle bir şey söylenmedi.” diyemedi. Bugün sıkça söylenen bazı sözler o iddiayı ne kadar da teyit ediyor!..

Fişleme belgeleri yayınlandı. Her düşüncenin ve her cemaatin fişlendiği belgelerle ortaya çıktı. Bu iddiayı çürütecek somut bir açıklama hâlâ yapılamadı. Üstelik emniyet ve yargıdan başlayıp TRT’ye kadar uzanan korkunç cadı avı, binlerce insanın fişlendiğine dair kuşkuyu teyit etti.

17 Aralık soruşturmasından 8 ay önce MİT’in, Reza Zarrab ile ilgili bir rapor yazdığı ve Başbakan’ı uyardığına dair bir belge neşroldu. Hatta MİT’in “Bu ortaya çıkarsa size zarar verir.” demesini eleştirenler, MİT’in böyle bir görevinin olmadığını söyleyenler çıktı. Ne Başbakanlık ne MİT böyle bir raporun olmadığını söyleyemedi. İnsanlar ister istemez sormaz mı: Madem MİT sizi Reza ile bakanların netameli ilişkisini rapor etti ve uyardı, niçin dava açılmasına bu kadar tepki gösteriyorsunuz? Sadece MİT de değil, iktidar emriyle her gün havada on takla atıp yüz yalan uyduranlardan iki gazete, Reza Zarrab’ı manşet yapmış ve burada dönen karanlık çarkı deşifre etmiş; neden bu sıkıntılı ilişkiye bir son vermediniz? Konu yargıya taşınınca, sağır sultanların bile duyup sıradan vatandaşın bîhaber kaldığı konuları sanki 17 Aralık sabahı öğrenmiş gibi davrandınız?

Ne sorular durduk yerde buharlaşır; ne kuşkular kendi kendine silinir gider. Etrafı velveleye boğarak, insanlara hakaret ederek, kitleleri itibarsızlaştırarak zaman kazanmak, asıl fotoğrafı unutturmak mümkün; ama toz duman ortadan kalkınca geriye cevapsız sorular kalır ve toplum vicdanı “E hadi artık sadede gel!” deyiverir. O zaman ne yalanın bir anlamı kalır ne iftiranın...

PANORAMA

Başbakan’ın son gezisi birçok gazetede genişçe yer buldu. Tek kale oynanan maçta Başbakan yine, maalesef, demediğini bırakmamış. İki konu merak ediliyor: 1- “Hayır hasenatı tavsiye suç mu?” diye sunulan ilginç metin, nedense, sadece bir gazetede yer aldı. Oysa o ilginç bölümde iş dünyasından devlet gücüyle para alındığı anlatılıyor. Bu iyi bir uygulamaysa diğer gazeteler neden görmedi? 2- Bir internet sitesindeki iddiaya göre Başbakan, “Paralel devletin yargısının, bürokrasisinin ve medyasının yargılanacağını göreceksiniz.” demiş ama daha sonra rica edilip bu bölüm röportajdan çıkarılmış. Bu iddia yalanlanmadı. Başbakanlık bunu yalanlamadıkça yürütmenin yargıya emir verdiği, suç uydurup insanları zanlı hale getirdiğine dair şüpheler pekişmez mi?

Başbakan Erdoğan ısrarla nefret söylemine devam ediyor. Başbakan sıfatı taşıyan bir insan bu kadar hakaretamiz bir üslup kullanamaz. Geçen hafta da ‘alim müsveddeleri’ gibi yakışıksız lafları yuvarlayarak sarf etti. Kimi kastettiğini açıkça söyleyemiyor ama yandaşlarının yaptığı gönderme, ilmi ile maruf insanları işaret ettiğini gösteriyor. Çok ayıp, çok yazık! İnsanları aşağılayarak ülke yönetilmez. Bu keskin üslup iki büyük tahribata sebep verir. 1- Yandaşlarınızı radikalleştirerek insanları şiddete davet edersiniz. 2- Mağdur ettiğiniz insanların bir bölümünün sabrı taşar, onlar da ağır laflarla cevap verir. Mesela bir densiz de kalkıp ‘adam müsveddesi’ gibi yakışıksız bir laf ederse katmerli bir ayıp yapılmış olmaz mı? Bu kadar kin, sahibine zarar verir; kim olursan ol...

Dilim varmıyor aslında; ama uzun zamandır süregiden bir yanlışı tarih huzurunda dile getirmeye de mecbur ve mükellefiz. Diyanet İşleri Başkanlığı tarih boyunca birleştirici, bütünleştirici bir fonksiyon için çırpınıyor kanaatine sebep olmuşken son dönemde parti uzantısı gibi duruyor. İktidar sahiplerinin ayrıştırıcı, fitne sokucu, ötekileştirici, şeytanlaştırıcı söylemi Diyanet toplantılarına da sirayet etmeye başladı. Memleket ‘paralel devlet’ palavralarıyla ‘parti devleti’ olmaya doğru sürüklenirken bazı kurumlar ve kişilerin iki adım ötede, sakin ve sağduyulu kalması gerekiyor. Diyanet de öyle bir kurum. ‘Parti Diyaneti’ olamayacağına göre nefret söylemi suçunun yanında yer almamak gerekir. Partiler gelir gider, Diyanet gibi kurumlar herkesi (Aleviler dahil) kucaklayacak bir atmosfer için çaba sarf etmeli.

27 Ocak 2014, Pazartesi
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
yazarHakkinda.