GÜNDEM Yazarlar Yiğitler

Yiğitler

Her sabah yeniden kuruluyor ders halkası. Aşkla, şevkle, cehdle… İki saat boyunca mealler, tefsirler mukayeseli ve müzakereli bir şekilde okunuyor. Fıkhın en derin mevzuları orijinal kaynaklardan karşılaştırılmalı bir şekilde mütalaa ediliyor. Huzur, itminan ve sekine havası hâkim salona.

Kimi zaman talebeler soru soruyor Fethullah Gülen Hocaefendi'ye; kimi zaman da Hocaefendi okunan metinlere şerh düşüyor; bazen de yepyeni bir yorum yaparak meseleye bambaşka bir buud katıyor.

Yine öyle oldu. Hangi vesileyle bir pencere açıldı fark edemedim. Bir anda Hocaefendi yiğitlik üzerine birkaç cümle sarf etti. Dersin mutat akışına konsantre olanlar belki de yiğitlik bahsini öylesine bir girizgâh sanmış olabilir; ancak o  tonda ifade edilen bir bahis asla rastgele söylenecek bir konu olamaz. Kısa ve öz cümlelerin dayandığı acı bir hüküm vardı karşımızda: “En acı şey, yiğitlerin devrilmesidir.”

Yiğitlerin devrilmesi!

Çınarların, çamların, dağların devrilmesi gibi bir şey! Bu muhayyel manzara karşısında ürperiyor insan. Neyse ki nevmid olmamıza müsaade etmiyor ve derin bir oh çekmemizi temin edecek bir cümle ekliyor: “Yiğit devrilse bile kalkar; hem de düştüğü yerden...”

Yiğitlerin kıyamı!

“Kalplerine kuvvet ve metanet verdik de onlar ayağa kalkıp: Rabbimiz, dediler, göklerin ve yerin Rabbidir. Ondan başka hiçbir ilaha yönelmeyiz...” Böyle tasvir ediliyor Ashab-ı Kehf; yani yiğitlerin, delikanlıların, fetâların prototipi. Tevhid akidesine sımsıkı sarılmış ve O'ndan başka hiçbir güce boyun eğmeyen kişiler böyle resmediliyor Kur'an'da.

Bugüne kadar hiç işitmediğim bir hatırayı naklediyor Hocaefendi. “Neredesin?” diye art arda sorular soran o muhteşem başyazı sonrası yaşanan bir vaka. Malum olduğu üzere, o yazıda tarihte büyük rol oynamış abide şahsiyetlerin adı zikrediliyor. Bir bakıma yiğitler geçididir o makale. Bazı cümlelerin sonunda “neredesin?” diye feryat edilir: Nerdesin Mus'ab, nerdesin Halit, nerdesin Ebu Katade, nerdesin Şirpençe (Yavuz)? Bu güzel isimler o şiir gibi yazının kafiyeleridir.

Meğer bu yazıdan sonra birisi Hocaefendi'ye sitem etmiş; “Niye hep tarihten örnekler veriyorsunuz? Biz ne güne duruyoruz?” gibi bir mana yüklemiş cümleciklerine. İşte tam buradan bir daha giriyor yiğitlik bahsine. “İnsanın kendini bir boşluğu dolduran kişi olarak görmesi ne kadar büyük bir hata…” diyor. Evet, yiğit, kendini aşan adam, egosunu ayaklar altına alan adam...

Hocaefendi yiğit bahsine devam ettikçe kulaklarımda çınlıyor o manidar mısralar: “Kalk ey yiğit uykudan / Kalk ki bağrımda nâlân / Sensiz geçen günlerde / Dolaştım ben dünlerde / Hep mahzûn ve kederli / Sen bizi terk edeli / Yiğidim görün artık! / Görün ki çok bunaldık…”

Bir metin taraması yapıldığında rahatlıkla görüyoruz ki yiğitlik üzerinde onlarca kez duruluyor. Hepsi ayrı bir vesileyle hepsi birbirinden derin. Ne yazık ki Hocaefendi'nin kelime ve kavram haritası üzerine henüz çok kapsamlı ve derinlikli çalışma yapıl(a)madı. Öyle bir anlama gayreti sarf edildiğinde, eminim, değişik yazı ve şiirlerin kavram koordinatları çıkarılacak ve orada yiğitlik bahsine de ayrı bir sayfa açılacak.

Zira o, hep bir yiğit arayışında. Bir yandan o kutsilerin vasıflarını sıralıyor hayatı boyunca; bir yandan da ‘ruhumuzun heykelini dikmek' için ‘örnekleri kendinden' insanları tarih sahnesine davet ediyor. Aslında Hocaefendi, tarih boyunca fütüvvet ruhunu temsil eden kişilerin elinden tutuyor, dünkü arslanlarla bugünkü  yiğitleri tanıştırıyor. Çağları aşan bir kucaklaşma!

Yiğit hep bir dava adamı. Mustarip ve müstağni. İnsanlar ya yiğitçe girecek bir yola ve kendini insanlığa adayacak; ya da kendi gölgesine hayran kalıp egosuna teslim olacak. Dava adamı olamayan hava adamı oluyor çünkü. Ne var ki yiğitlerin düşmanı çok olur, namertler onları görünce sürek avına çıkar. Yiğit, sabrı cesaretin bir parçası olarak görür; Ashab-ı Kehf gibi. Ashab-ı Kehf uyanmak için uyudu, ortaya çıkmak için ‘sırran tenevveret’ prensibine sığındı. Yiğit kendini aşarsa namerdi de aşar. Kıskançlığa, hırsa, dünya sevgisine, vefasızlığa boyun eğmez...

Bereketli bir günün rahmet dolu bir başka dilimi: İkindi. Sohbet olacak, sorular sorulup cevaplar alınacak diye bekleşilirken Hocaefendi bir hadis okuyor ve yarım saate yakın o güzel hadisi izah ediyor. “İnsan kendisi için istediğini bir başkası için istemedikçe gerçek mümin olamaz.”

Ne muazzam bir ahlak ilkesi, ne muhteşem bir hayat felsefesi! Bir cümleye sıkıştırılan insan hakları, hatta hayvan hakları, daha ötesi ekolojik dengeye mahsus tabiat hakları...

Günün sonunda insanın aklına şu soru takılıp kalıyor: Onca zamandır hasretle beklenen yiğitler, ‘Kalk ey yiğit uykudan' dendiğinde bir basüba'del mevt vaktinin geldiğini idrak edebiliyor mu? Bir başka deyişle, yiğitler kendi egolarının üzerine basarak dünyanın tozuna toprağına aldırmaksızın ‘yenilenme cehdi'ne kanat çırpıyor mu? Cevap ‘evet' ise sabah yakındır; yoksa şeb-i yeldamız daha çok zaman alacaktır çoook! 

PKK’ya meşruiyet mi?

Hafta içinde Kandil'de toplantı düzenleyen ve dünya medyasını oraya toplayan PKK şov yapmış oldu. Bu şovu Avrupa'da başlatılan “PKK'lılar terörist değil, aktivist” tezinden farklı düşünmemek gerekiyor. Döktüğü onca kan ve aldığı cana rağmen uluslararası arenada bu vahşi örgüte barışçıl manalar yüklenmesi boşuna değil. Bölgede yeni bir yapı tasarlayanlar, PKK'ya bir rol biçiyor. O rolü yokmuş gibi farz ederek yazı yazanlar meseleye -kusura bakmasınlar- safça yaklaşıyor. Sadece barış demekle, terör bitiyor demekle mevzu izah edilemez.

Gelinen noktada dünyanın en kanlı örgütünün, uluslararası siyasi bir figür olmaya doğru sürüklendiğini görmek gerekiyor. Bu gerçeği atlamak için ya belli bir noktaya odaklanıp realiteyi ihmal etmek gerekiyor ya da daha büyük bir plandan bîhaber olmak. Karayılan'ın ağzı kulaklarına varıyor her cümle sonunda. Kibirlenerek ve böbürlenerek anlatıyor. Uluslararası siyasette ve medyada o (ve tabii ki örgütü) meşruiyet kazanıyor. Oradan herkese akıl veriyor; o aklı (hızlı ulusalcılar başta olmak üzere) yazıp yazıştırıyor. İflah olmaz ‘cemaat düşmanlığı' bazılarının gözünü öyle görmez hale getirmiş ki daha düne kadar karşı oldukları herkese kahraman muamelesi yapıyorlar.

Bak şu garip tabloya ki adam, MİT'ten bahsederken bir duygudaşlık yaşıyor adeta. MİT Müsteşarı Hakan Fidan'dan bahsederken neredeyse ‘bizim Hakan' diyecek. Öyle zannediyorum ki MİT yöneticileri de (başta Sayın Fidan olmak üzere) rencide olmuştur bu söylemden. Aksi takdirde Karayılan'ın MİT raporlarından kendi dokümanı imiş gibi bahsetmesi tuhaf çağrışımlar içeriyor...

Haklı olarak Yalçın Akdoğan, “Karayılan süreci yanlış anlamış” diyor. Umarım öyledir. Karayılan'ın zafer havası içinde verdiği mesajlar örgütün uluslararası arenada meşruiyeti içindir ve bu çizgi ileride başka sıkıntılar doğurabilir. Şu andaki iyi niyetli yorumlar bu örgütün uluslararası siyasi bir figüre dönüşmesini perdeleyemiyor. Bu durumu sadece, “Dört aydır şehit verilmiyor.” diyerek savuşturmak yanlış; zira şehit verilmemesi örgütün kararına bağlıymış gibi bir çıkarıma neden oluyor. Bu örgüt yeniden eylem kararı alır ve kan dökmeye başlarsa (üstelik bu kadar meşruiyet çizgisi yakalamışken) daha büyük sıkıntılar yaşanır. Temkin şart, tedbir şart...

 

 

29 Nisan 2013, Pazartesi
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
yazarHakkinda.