GÜNDEM Yazarlar Etyen Mahçupyan-Türkiye niçin AB’ye girmeli?

Türkiye niçin AB’ye girmeli?

Avrupa Birliği’ne üye adaylığı süreci bizim için epeyce karmaşık ve kafa bulandırıcı öğeler içerdi.

Bunda tarihsel olarak ‘Batılı’dan ve ‘Hıristiyan’dan ne anladığımız; Osmanlı dünyasında kendi kimliğimizi nasıl oluşturduğumuz; ve tabii Batılıların bizleri nasıl algılayıp tanımladıkları gibi ‘derin’ faktörlerin payı var. Ama sürecin uzunluğu ve yaşanan bu tarihsel dönemde koşulların hızla değişmesi de etkili oldu. Çünkü katılmayı düşündüğümüz uluslararası birliğin niteliği de sabit kalmadı. AB adım adım uluslarüstü bir kimlik geliştirdi ve dünya politikasında irade sahibi bir özne olmanın gereklerini tartışmaya başladı. Dahası bütün bu gelişmeler büyük bir ideolojik ve zihniyetsel kırılma ile örtüştü: Modern yönetim tasavvurunun yeni toplumsal talep ve tercihler karşısında aciz kaldığı; küreselleşmenin aşırı dinamik ve kaotik bir dünya sistemi ürettiği; klasik siyaset yelpazelerinin ve siyaset yapma biçimlerinin neredeyse anlamsızlaştığı bir genel atmosfere doğru savrulduk. Önümüze çıkan yeni dünya, sivil toplumculuğu, katılımı, şeffaflığı, ademi merkeziyetçiliği ön plana çıkarırken; meşruiyet, hak, eşitlik, özgürlük gibi kavramları da demokrat zihniyetin içinden oluşturmaya başladı.

Bu açılımlar bir ‘barış projesi’ olarak tasarlanan AB’yi ideolojik olarak güçlendirip anlamlı kılarken; siyasi ve hukuksal planda da demokratlığa dayanan kriterlerin geliştirilmesine neden oldu. Kopenhag Kriterleri bu bağlamda hayata geçti... Ancak yeni zihnî atmosfer sadece Avrupa’ya değil, ABD’ye de bir ‘koşul’ olarak yansıdı; ve NATO gibi bir ‘savaş’ kurumunu ‘barış havzası garantörü’ kılma projesine kadar gelindi. Bugün karşımızda duran büyük proje, tüm dünyanın ABD hegemonyası altında ancak paylaşılmış bir iktidar yapısı içinde, bir istikrar ve güvenlik alanı haline dönüştürülmesidir. Eğer yöntem doğru saptanırsa, bu projeye karşı çıkacak hiçbir ülkenin olmadığı da açıktır... Dolayısıyla dünya, otoriteyi hiyerarşik bir yapı içinde paylaşan ve tam da bu paylaşma sayesinde sistemi meşru kılan bir yeni denge durumuna doğru gitmekte. Böyle bir dinamik içinde tek tek ülkelerin önem ve ağırlığı, söz konusu dünya sistematiğinin oluşması açısından taşıdıkları işlev ve güçle orantılı olacak.

Böyle bir dünya karşısında Türkiye’nin seçenekleri ne olabilir? Türkiye ya yalnız kalacak ya da AB üyesi olacaktır. Eğer yalnız kalırsa dünyanın şekillenmesine yapabileceği etki neredeyse sıfırlanır; çünkü AB, ABD ve Rusya arasında ezilir. Her alanda teknolojik olarak dışa bağımlı bir ülkenin, yalnız kaldığı takdirde bağımsızlığını yitireceği de bellidir. Çünkü dünya statik dengelere oturan Soğuk Savaş döneminde değil, paylaşılan bir dinamiğin ürettiği ‘Sıcak Barış’ sürecinde... Diğer bir deyişle yalnız kalan bir Türkiye ‘şekillendirilecek’ bir nesne olmaktan kurtulamaz.

Oysa AB üyeliği ‘şekillendiren’ özneler koalisyonunun parçası olma anlamına gelir. AB üyeliği ve onunla paralel işleyecek olan NATO imkanları, Türkiye’yi en ileri bilimsel ve teknolojik arayışlara kenarından da olsa tutunmasını sağlayacaktır. Dahası iç bütünleşmenin ve işlevselliğin gereği olarak AB ve NATO içinde Türkiye’nin asgari bilimsel ve teknolojik sıçramayı yapması zaten istenecektir. Bu tablo açıkça daha ‘bağımsız’ bir Türkiye’ye işaret eder. Egemenlik haklarının bir bölümünden kendi isteğiyle feragat eden; buna karşılık hem kendi bekasını uzun vadede dünyanın güçlü ülkelerinin ortak kaderine bağlayarak garanti altına alan, hem de dünya politikası üzerinde söz sahibi olan bir Türkiye...

24 Nisan 2004, Cumartesi
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
yazarHakkinda.