Atatürk’ün tartışmalı evlatlıkları

HABERLER GÜNDEM
15 Ekim 2013, Salı

Pek çoğu yakın tarihlerde vefat etmesine rağmen Atatürk’ün manevi evlatları şüpheli ölümleri, aile bağları, hatta kaç kişi oldukları ile bile hâlâ tartışma konusu. Abdürrahim, Zehra, Rukiye, Sabiha, Afet, Nebile, Sığırtmaç Mustafa, Ülkü isimleri Atatürk’ün manevi evlatları olarak biliniyor.

Kemalizm gölgesi altında geçinen Atatürkçüler dahi Mustafa Kemal hakkında doğru bilgi ortaya koymuş değil.Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun onca araştırmaya rağmen daha nicesine konu edilecek yönleri var. Manevi evlatları konusu da bunlardan biri. Pek çokları, sorduğunuzda, Atatürk’ün bilinen, belli başlı 4-5 manevi evladının ismini hatırlıyor ki onlar hakkında da pek bilgi sahibi olunmadığı anlaşılıyor. Kimileri manevi evlatlarının sayısını 11’e kadar çıkarırken, kimileri onların biyografilerinde hoşlarına gitmeyecek yanları ‘gizlemeyi’ tercih etmiş, ediyor.

Atatürk’ün manevi evlatları da vasiyeti gibi tartışma konusu. Atatürk’ün Fatma, Ahmet, Ömer ve Naciye gibi erken vefat edenlerin dışında hayatta kalan tek kardeşi Makbule Hanım bile, 1955 yılında kendisine sorulan bu soruya, düşünerek de olsa “Zühre, Afife, Abdürrahim ve İhsan” diyebilmişti. Zühre dediği, Mustafa Kemal’in 1924’te bir yetimler yurdunda görüp yanına aldığı ilk manevi evladı, 9-10 yaşlarındaki Zehra Aylin’di.

Zehra’nın dışında Rukiye, Sabiha, Afet, Nebile, Abdürrahim, Sığırtmaç Mustafa, İhsan, Ülkü isimleri Atatürk’ün manevi evlatları olarak biliniyor. Ancak bir kısmının ‘manevi evlatlığı’ tartışmalı iken bunlara, özellikle hayatlarının son anlarında Nuriye İdil, hatta Macide Tanır gibi isimler de eklenmişti kamuoyu tarafından.

Bugüne kadar yazılanlar Zehra Aylin’in ilk manevi evlat olduğunu söylüyordu. Ancak Mete Akyol’un, 1981’de, Milliyet Gazetesi’nde ‘Bu çocuğu yetiştirdi’ şeklinde manşetten duyurduğu ve Atatürk’e benzerliği ile hâlâ tartışma konusu olan bir de Abdürrahim Tuncak vardı. Öyle ki Tuncak, 3 yaşından beri Mustafa Kemal ve annesi Zübeyde Hanım’ın yanında kaldığını hatırlayıp beyan etmesine rağmen sıralamaya konmuyordu. Türkiye, Abdürrahim Tuncak’ı son 30 yıldır Mete Akyol’dan duymuştu belki ama gazeteci Şemsi Belli, Makbule Atadan ile yaptığı röportaj sırasında evde bulunduğundan onu da 1955 yılında tanıtmıştı. Abdürrahim’in Atatürk’e benzerliği ve çok küçük yaştan itibaren Zübeyde Hanım’ın yanında barındırılıp büyütülmesi, onun Fikriye Hanım’la Mustafa Kemal’in çocuğu olduğu iddialarını da yıllarca beraberinde sürüklemişti. Hatta Tuncak’ın, Akyol’a verdiği röportajda “Ben ana da bilmem, baba da bilmem” diyerek suallere kapalı cevaplar vermesi de iddialara gizem katmıştı. O kadar ki Sunday Times gazetesi muhabiri bile aradaki benzerliği fark edip Tuncak ile röportaj yapmaya Türkiye’ye gelmiş, ancak o İngiliz muhabirle görüşmemiş, muhabir de Akyol’dan ve yaptığı röportajdan faydalanmakla yetinmişti. Akyol, İngiliz gazeteciye, ‘Kendisi böyle bir şey söylemiyor, başkalarının da söylemesini istemiyor’ diyerek, ‘Tuncak, Atatürk’ün oğludur’ diye yazmamak şartıyla tüm bilgileri vermişti. Yazı, Sunday Times’da ‘Modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk’e bir oğul (mu)?’ başlığıyla yayımlanacaktı.

Atatürk’ün ölümünden sonra kız kardeşi Makbule Atadan’ın Abdürrahim Tuncak’ı ‘nüfusuna almak istemesi de dikkat çekiciydi. Akyol’un, Milliyet’teki yazısında belirtildiği gibi Makbule Atadan, Abdürrahim’i evlat edinmek isteyecekti önce. Bazı kanuni engellerle karşılaşınca da bu sefer Tuncak’ın eşi Mualla Hanım’ı evlat edinecekti. Böylece Atatürk’ten Makbule Atadan’a kalan ‘özel mirası’ da Tuncak ailesine intikal edecekti.

Abdürrahim Tuncak, “Gerçek babamın Ali adlı bir memur olduğunu söylerler. Ancak annemin adını bilmiyorum” dediği yine Milliyet’te, bu sefer Perihan Çakıroğlu tarafından 1985’te yapılan röportajda, öksüz kaldıktan sonra babaannesi tarafından bakıldığını belirtmişti. O da ölünce babaannesinin Selanik’ten arkadaşı Zübeyde Hanım’ın himayesine geçtiğini anlatıyordu.

Bütün bunlara rağmen, “Atatürk’ün kendi oğlu muydu?” sorusuna 13 Ağustos 1999’da İstanbul’da vefat eden Tuncak’ın kızı Nuray Çulha “Ben böyle bir şeyi söylemeye söz sahibi değilim.” diye cevap verecek, konunun arafta kalması herkesin işine gelecekti anlaşılan.

Zehra Aylin’in şüpheli ölümü

Mustafa Kemal’in evlatlıkları içerisinde en talihsiz olan Zehra Aylin’di demek yanlış olmaz. Amasyalı Mehmed adında bir babanın kızı olan 1912 doğumlu Zehra, 1916’da babasını, bir sene sonra annesini kaybetmiş, kimilerine göre, Atatürk’ün, Kağıthane’deki, kimilerine göre de Amasya’daki bir yetimler yurdunda görüp Çankaya Köşkü’ne aldığı biriydi. Hepsinde olduğu gibi eğitime önem veriyordu Mustafa Kemal. Amerikan Kız Koleji’nde yani bugünkü Robert Koleji’nde okumak için İstanbul’a gönderilmişti. Zehra, yükseköğrenimini edebiyat alanında yapması için de İngiltere’ye gidecekti. Havacılığa merakı vardı onun aslında. Zehra Londra’ya alışamadı, vatanını özlüyordu. Atatürk, eğitimini yarım bırakacağı endişesi ile Türkiye’ye dönmesini istemiyordu. Ama onun kararlılığını görünce izin verdi. Londra’daki Türk büyükelçiliği kanalı ile yakından takip edilen Zehra, Fransa üzerinden dönüş yapacaktı. 19 Kasım 1935’te, bindiği ekspres, Amiens civarında iken Zehra trenden aşağı bıraktı kendini. Bir başka rivayete göre ise mide bulantısını gidermek için çıktığı kompartımandan dengesini kaybederek düşmüştü. Fransızlar ‘Cumhur reisinin kızı ve Osmanlı tahtının vârisi kendini trenden atarak intihar etti’ diye duyurdu olayı ilk gün. Ve törenler yapıldı, naaşının geçirildiği yerlerde. İlk tören Amiens’te bir kilisede düzenlenmişti. Sonrasında Türkiye’ye uğurlandı cenazesi. Fakat genç kızın naaşı Türkiye’de, Galata Rıhtımı’nda aynı alakayı görmeyecekti. İstanbul gazeteleri de olayı arka sayfalarında tek sütunda basacaktı. Maçka Mezarlığı’na defnedildi Zehra. Ama bugün yeri kayıplar arasında sayılıyordu.

Zehra Aylin’in ölümü Atatürk’ün yakınında bulunmuş olanların hatıralarında da intihar olarak görünüyordu çoğunlukla. Atatürk’ün uşağı Cemal Granda intihar, Şevket Süreyya Aydemir ‘intihara benzer bir ölüm’ diye naklederken Lord Knross ‘düşerek öldüğünü’ ifade etmişti.

Mustafa Kemal’in, yurt gezilerinde görüp takdir ettiği yetim kız çocuklarını Çankaya Köşkü’ne getirmesi ile Zehra’ya kısa zamanda başkaları da katılacaktı. Konya’dan Rukiye’nin ardından bir sene sonra Bursa’dan Sabiha, İzmir’den Afet, 1927’de İstanbul’dan Nebile katılacaktı bu ortama. Ülkü’nün doğmasına daha vardı. Daha çok kızları manevi evlat edinmişti. Abdürrahim Tuncak’ın dışında bir Yalova seyahatinde görüp yanına aldığı Sığırtmaç Mustafa (Demir) da erkek evlatlıklardan biriydi. İhsan diye bir isim de zikrediliyordu ancak hakkında detaylı bilgi yoktu.

Atatürk’ün yakın çevresinde bulunan Kılıç Ali’nin oğlu Altemur Kılıç, bu ve bazı isimlerin evlatlık olmadığını söylüyordu. Hatta Kılıç, kendilerini duyurmak için isimlerini ortaya attıklarını anlattı bize. Mesela İhsan’ın, kendisini evlatlık olarak iddia ettiğini ama böyle bir şeyin olmadığını ifade ediyordu. Kılıç, Sığırtmaç Mustafa için de aynı iddiada bulundu Aksiyon’a yaptığı açıklamalarda. Altemur Kılıç’ın bu ortamlarda bulunmuş eşi Güzide Esirgemez de bunun üzerine “Ben de söyleyebilirdim. Atatürk’le beraber dondurma yedim, yemek yedim. Yani ben de evladıydım desem…” şeklinde tepkisini ortaya koyuyordu.

Atatürk’ün eski eniştesi Mustafa Mecdi Bey’e dayandırılan bir çalışmaya göre bu isimlerin yerlerine başka isimler yer alıyordu. Bunlardan biri Abdürrahim’den sonra Atatürk’ün Bitlis’ten geri çekilme sırasında kendisine sığındığı 6-7 yaşlarındaki yetim Afife idi. Onun hakkında da pek bilgi yoktu. Sabriye ismi de duyulmuş bir evlatlık ismi değildi.

Afet İnan evlatlık değildi

Bu isimler arasında Afet İnan’ın ayrı bir yeri vardı. O, manevi evlatlıktan ziyade bir yardımcı gibiydi. Altan Deliorman’ın Atatürk’ün Hayatındaki Kadınlar kitabında bu düşünceyle Köşk’e alındığı resmediliyordu. Araştırmacı Süleyman Yeşilyurt da ‘Ata’nın Hayatındaki On Dokuz Kadın’ kitabında Bulgaristan Şumnulu İsmail Hakkı Uzmay’ın kızı Afet İnan’ın Latife Hanım’dan sonra Köşk’ün ‘first lady’si olduğunu söylüyor. Afet Hanım’ın bu durumunu ‘Atatürk-İnönü Kavgası’ kitabında da ele alan Yeşilyurt, konuyu telefonda Sabiha Gökçen’e de açmış, Gökçen’den, konuyu geçiştirircesine “Evladım, Atatürk’e kim âşık olmadı ki!” cevabını almıştı. Yeşilyurt, “Yıllar yılı onu manevi evlat gibi gösterip Atatürk’e iyilik yapacağım derken, farkında olmadan en büyük kötülükleri yaptıklarını” dile getiriyordu bununla. Lord Kinross da ‘Bir Milletin Yeniden Doğuşu’nda durumu “Yavaş yavaş Gazi için bir eşin alabileceği yeri aldı.” şeklinde değerlendirmişti. Altemur Kılıç’a göre ise “Afet Hanım Atatürk’ün manevi evladı değildi.” O da “Arkadaşı idi, fikir birliği yaparlardı. Danışmanı idi.” diyordu.

Bir kısmı, vefatından sonra ailesi tarafından tamamlanan ‘Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler’ kitabında Ayşe Afet İnan, annesinin ailesinin Selanik’in kazası Doyran’dan olduğunu anlatıyor. Peki, bunun ne önemi var? Önemi, ertesi gün Atatürk İnan’ın ailesini ziyarete gittiğinde, geçmişe dair bir bilgiyi de pekiştirmesinde. Atatürk, saklanmak zorunda olduğu dönemde Afet İnan’ın anneannesinin dayısının çiftliğinde kalmıştı. Aydınlığa kavuşması gereken bir bilgi daha vardı. Gazeteci Perihan Çakıroğlu, 1985’te Milliyet’te yayımladığı ‘Atatürk’ün evlatları’ dizisinde onun, Atatürk’le uzaktan akraba olduğunu yazmıştı.

1908’de Doyran’da doğan, eğitimini tamamlayıp Lozan’da Fransızca, Cenevre’de tarih okuyup, sosyoloji doktorası yapan Afet İnan, Atatürk’ün ölümünden iki yıl sonra, 1940’ta, Doktor Rıfat Bey’le evlenmiş, Arı adında bir kızı ve Demir adında bir oğlu olmuştu. Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi kurumların kurucu başkanlığını da yapan Afet Hanım, 1985’te vefat etmişti.

Zehra’dan hemen sonra Köşk’e gelen isim Rukiye idi. 1911 doğumlu Rukiye, Gürkan Hacır’ın Akşam gazetesindeki yazısına göre Atatürk’ün üvey babası Ragıp Bey’in kızı idi. Bunu doğrulayacak bir bilgiye ulaşamadık. Fakat, 1995 yılında İstanbul’da vefat eden Rukiye Hanım kendi ağzından Atatürk’le nasıl irtibatı olduğunu anlatmıştı. Aslen Konyalı idi. Babası, nasıl ve nerede olduğunu bilmediği bir şekilde Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal ile tanışmış, Cumhuriyet’in ilk yıllarında anne ve babasını kaybedince 4 kız kardeş yalnız kalmıştı. Bunu duyan Atatürk, Seydişehir’de yaşayan 4 kız kardeşin en küçüğünün Köşk’e gönderilmesini istedi. Atatürk onun da eğitimi ile yakından ilgilendi. Zehra ve daha sonra aralarına katılacak Sabiha gibi o da ilkokulu Çankaya İlkokulu’nda okudu. Sonrasında Atatürk onu Notre Dame de Sion’a gönderdi. Manevi evlatlarını, okul konusunda onlardan aldığı izlenime göre yönlendirmişti Atatürk.

Atatürk’ün manevi kızları her zaman Çankaya Köşkü’nde ikamet etmiyordu. Okullar bitince dönüyorlardı Köşk’e ancak. Böyle bir zamanda, 1930 yılının başında Atatürk Orman Çiftliği’ndeki koruma birliğinin komutanı Hüsnü Bey’in gözüne ilişmişti Rukiye. Büyükler, Hüsnü Bey’i evlendirmek istedikleri zaman da gönlünde birisinin olup olmadığını sormuşlar, o da Rukiye’yi beğendiğini ifade etmişti. Düğünleri 1930’da Dolmabahçe Sarayı’nda yapıldı. Rukiye-Hüsnü Erkin çiftinin bir oğlu oldu.

1913’te dünyaya gelen Sabiha (Gökçen) dünyanın ilk kadın savaş pilotu olarak nam salmıştı. Günümüzde hayli tartışma konusu yapılan 1937-38’deki Dersim operasyonlarında uçağı ile bölgeyi bombalayan pilotlardandı. Onun için Dersim tartışmalarıyla birlikte manevi evlatlar arasında ismi en çok gündeme gelenlerden biriydi. Onun manevi evlat olma hikâyesi de Atatürk’ün Latife Hanım’la Bursa ziyareti ile başlamıştı. Ermeni kökenli olduğu da gündeme geldi. Altemur Kılıç, kendisi inanmasa da eskiden de bu söylentilerin olduğunu söylüyordu.

Sabiha da İstiklal Savaşı yıllarında anne babasını kaybetmişti. Ağabey ve ablalarının yanında ikamet ediyordu. O ilkokula giderken Bursa, Yunan işgali altındaydı. Artık ağabeyine de yük olmak istemiyordu. Atatürk’e durumunu anlatma imkânı bulmuş, Atatürk ağabeyi ile de görüşerek karar vermiş, Sabiha da böylece Çankaya’nın yolunu tutmuştu. Eğitimlerinin ardından Atatürk onu havacılık konusunda teşvik etmiş, 1935’te Türk Hava Kurumu’nun Türk Kuşu Sivil Havacılık Okulu’na girmişti. Soyadı Kanunu çıkınca Atatürk ona Gökçen’i uygun gördü. Kardeş gibi anlaştıkları Zehra’nın ölümüne çok üzülmüştü. Gökçen, kadınların orduda görev yapmasına ilişkin yasa çıkmadığı için ordudan ayrıldı ve Türkkuşu Uçuş Okulu’na başöğretmen tayin edildi. Türk Hava Kurumu yönetimine de girdi, sonrasında. Ve 22 Mart 2001’de de vefat etti.

Nebile ‘manevi aile’ ortamına son katılanlardan biriydi, ama erken vefat edenlerden oldu; 1943’te menenjit ve tüberkülozdan hayatını kaybetti. Nebile konusu da Atatürk’le nasıl tanıştığından tutun ona duyduğu sevgisine kadar tam aydınlığa kavuşmuş değildi. Bir şeyh kızı ve İzmir Valisi Eşref Bey’in yeğeni diye tanıtılıyordu. Bir başka yerde ise Beylerbeyili, kimsesiz zeki bir kız çocuğu şeklinde ifadesini bulmuştu. Şemsi Belli ve Altan Deliorman’ın uzunca boylu, zarif kız diye tanımladığı Nebile, 1927’de Çapa Öğretmen Okulu’ndan Dolmabahçe Sarayı’na getirilen üç kız öğrenciden biri olarak Mustafa Kemal’in manevi kızları arasına girmişti. Sabiha Gökçen, Nebile’nin 1928’de aralarına katıldığını, dolayısıyla Atatürk’le en az onun beraber olduğunu anlatmıştı. Atatürk, kısa sürede onu hariciyeci Tahsin Bey ile evlendirdi. Düğünleri Ankara Palas’ta yapıldı. İki yıl evli kalabildiler. İkinci evliliğini İzmit Kâğıt Fabrikası’nda çalışan genç mühendis Sabahattin İrdelp ile gerçekleştirdi. Bu evlilikte de mutluluğu bulamayınca 1942’nin sonuna doğru yine boşandı. Atatürk’ün vasiyetine binaen 100 lira maaş bağlanmıştı kendisine.

Sığırtmaç (çoban) Mustafa (Demir), 1929’da, Atatürk’le Yalova’da yolu kesiştiğinde 11 yaşında idi. Bulgaristan göçmeni 3 çocuklu bir ailenin ortancası idi. Kızlar Çankaya Köşkü’nde kalabilirken erkekler Köşk’e hiç alınmamıştı.

Evlatlıklar konusu araştırmaya muhtaç

Mustafa ilk eğitiminin ardından askerî okula gönderildi. Işık Lisesi’nin ardından Kuleli Askerî Lisesi’ne devam etti. 1941 yılında Kara Harp Okulu’ndan mezun oldu. Hayatını Rıfkiye Hanım’la birleştirdi. Makbule Atadan, 1954 yılında, Mustafa’yı manevi evlat olarak kabul etti. Binbaşı rütbesiyle, rahatsızlığı sebebiyle 1960’ta ordudan emekli oldu, 1987’de de vefat etti.

Ülkü Çukurluoğlu desek kimse hatırlamayacaktı ama Ülkü Adatepe dendiğinde herkesin bildiği bir isme dönüşecekti, geçen yıl ağustos ayında bir trafik kazasında kaybettiğimiz Atatürk’ün en küçük manevi kızı. Ülkü’nün ailesi, daha doğrusu annesi Vasfiye Hanım, Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım’ın evlatlığıydı aslında. Selanikli Vasfiye Hanım, Gazi Orman Çiftliği’nde istasyon şefliği yapan Mehmet Tahsin Çukurluoğlu ile evlendirilmiş, bu evlilikten dünyaya gelen Ülkü de küçüklüğünden itibaren 6 yaşına kadar Çankaya Köşkü’nde ikamet etmişti.

Üsküdar Amerikan Kız Koleji’ndeki eğitiminin ardından henüz 16 yaşında iken, o zamanlar bir subay olup sonradan Kastamonu Milletvekilliği yapacak, aynı zamanda Sabiha Gökçen’in akrabası olduğu belirtilen Fethi Doğançay ile birleştirdi hayatını. Kendi ifadesi ile bu evlilikle beraber hayatındaki ‘her şey kendiliğinden bitmişti.’ Ülkü Hanım’ın, bu evlilikten, bugün CHP ve İş Bankası ile davalık olan çocukları Ahmet Kemal ve Ali Kemal Doğançay doğmuştu. Fethi Doğançay’dan boşanan Ülkü Hanım, ikinci evliliğini ise 1962 yılında, yağ tüccarı Yeşua Bensusen ile gerçekleştirince bazı çevrelerden ‘Atatürk’ün manevi kızı bir Musevi ile nasıl evlenir?’ tepkileri almıştı. Ülkü Hanım, bu evliliğini de yürütemeyince iş adamı Öke Adatepe ile evlendi bu sefer. Ve hayata Adatepe soyadı ile veda etti.

Manevi evlatların birbirleri ile hısımlıkları, Atatürk’ün onların aileleri ile Selanik’ten bağları-tanışıklıkları, hepsinden önemlisi Mustafa Kemal’in manevi evlatları, kaç kişi oldukları… Görüldüğü gibi şüpheli ölümleri ve daha pek çok bilinmez yönleriyle Atatürk’ün manevi evlatları aydınlanmayı bekliyor...

AKSİYON DERGİSİ İÇİN TIKLAYIN

YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.