İçinden şehir akan nehirler

HABERLER GÜNDEM
7 Ağustos 2013, Çarşamba

Bir şehrin içinden geçip de o şehir tarafından sevilmiş, kadri kıymeti bilinmiş kaç nehir var? Şehrin pisliğini taşıyanları tanıyoruz nasılsa!

Nehir; dağları, tepeleri, engin ovaları aşıp da şehre girdiğinde artık sadece nehir değildir. İyi ihtimalle, terbiye edilmesi gereken yaramaz bir çocuktur. Ama doğrusu, kirimizi pasımızı döktüğümüz bir çöp konteyneri olarak daha fonksiyoneldir! Hakikaten, akıp giden bir su karşısındaki şaşkınlığımız ne tuhaf! Onunla ne yapacağımızı bilemeyişimiz, çerimizi çöpümüzü alıp götürsün diye bekleyişimiz, götürmeyince sırtımızı dönüşümüz, canımızı çok sıkarsa beton bir mezara gömüşümüz… Bu durumda kendimize acımalıyız belki de. Kenar-ı Dicle’de kurdun kaptığı kuzudan değil sadece Dicle’den de sorulur elbet bize, Fırat’tan, Seyhan’dan, Kızılırmak’tan, Yeşilırmak’tan, Munzur’dan... Eğer, bir kaya parçasının bile canı olduğuna iman etmişsek, şehre yolu düşmüş nehirlerin acıklı hikâyesiyle pekâlâ dertlenebiliriz.

Fakat biz, sevilmiş, kıymeti bilinmiş nehirlerin kıyısına ineceğiz önce. Ötekilere; zalim bir analığın eline düşmüş gibi itilip kakılmış diğer nehirlere bakıp da epeyce ah vah etmişliğimiz var nasılsa, şimdi iyi bir misal peşindeyiz, bize bu lazım.

Kızılırmak, Kızılırmak olalı...

Kızıldağ’dan çıkıp tam tamına 10 şehir gezip Bafra Burnu’ndan Karadeniz’e dökülen Kızılırmak’a sorabilseydik, “En keyifli hangi şehirde akarsın?” diye, ihtimal, “Avanos” derdi, mutlu bir çağıltıyla. Teğet geçilmiş onca şehirden sonra, Avanos’un ortasından yürümek, insanoğluna bunca yakın olmak, riskli bir tercih aslında. Nitekim uzunca bir zaman, pişmanlıkla akıp gitmiş bu ilçeden. Su görmekten hoşlanmayan, yok öyle demeyelim, su görmekten kim hoşlanmaz, sudan korkan birileri, aman taşkın olmasın, kıyıları su basmasın diye nehrin etrafını yüksek duvarlarla kapatmış. Neticede su görünmez olmuş. Bundan on yıl önceye kadar siz Avanos’ta yaşıyor olsaydınız, şehrinizin içinden bir nehir geçiyor diye sevinir miydiniz? Beton duvarlarda şiirsellik aramanın beyhudeliği…  Sonra sonra, aklı başında bir belediye başkanı gelip de o duvarları yıktığında, Avanos’tan şöyle sesler yükselir olmuş: “Buradan Kızılırmak geçiyormuş yahu şimdi fark ettik.” Kayıtsızlık mı bu, yoksa yaşadığı çevreye müdahil olamamanın verdiği çaresizlik mi?

Şimdi, gidip göremeyenler için, Avanos’ta Kızılırmak’ı gösteren bir resim çizelim. Kenarlarına beton setler çekilmemiş nehir ferah feza akıyor. Salkım söğütlerin yansıması suyun içinde yemyeşil ve kaz sürüleri, çocuklar nereye, onlar oraya…  Asma köprüden bisikletle geçenler, yürüyenler, banklarda gün batımını izleyenler… Gondollarda ağır aheste süzülenler… Sadece oturmakla, yürümekle olur mu, projenin takdire şayan yönlerinden biri de nehir kıyısında her bütçeye uygun mekânlar düşünülmüş olması ve daha güzeli bu mekânların nehri boğmayacak oranlarda ve renklerde inşa edilmesi… Yeşilden, sudan mürekkep bu manzaranın Orta Anadolu’da gölgeye hasret bir bozkırın ortasında durduğunu da hatırlarsak, Kızılırmak’ın sadece ilçe halkı için değil, o civarda yaşayan herkes için nasıl bir vahaya dönüştüğünü anlayabiliriz.

Yeşilırmak’sız bir Amasya

Amasya, binlerce yıllık tarihiyle övünür, kral kaya mezarları ve şehzadeleriyle… Hâlbuki sadece nehriyle övünmelidir, o tarihi yapan, kralları ve şehzadeleri oraya çeken nehriyle… Alışageldiğiniz bir Amasya kartpostalından Yeşilırmak’ı ve o ırmağı süsleyen konakları kaldırın bakalım, geriye ne kalacak? Nehrinin fazlasıyla farkında olan ve oralıların deyimiyle ‘yalı boyu’nu güzel düzenleyen nadir şehirlerden biri Amasya… Oturma alanları, nehre doğru uzanan seyir terasları, sokak lambaları ve köprüler… İçinden nehir geçen şehirlerde köprüler, iki yakayı birbirine bağlamakla kalmaz, şehri taksim eder. Amasya sözgelimi, 7 bin yıldır İstasyon Köprüsü ile Kuş Köprü arasında yaşar. O köprülerden ötesi şehrin dışıdır bir bakıma. Betonlaşma da ilkin bu köprüler etrafında başlamıştır yazık ki; önce Kuş Köprü, sonra İstasyon… Ve güzelim ‘yalı boyu’ evlerinin hemen karşısına dikilen o heyula binalar, zihninizdeki masal şehri bir anda tarumar eder, hadi masaldan geçtik, iki yalçın kaya arasına sıkışmış şehrin nefesini hepten keser.

Bugün Amasya deyince, yemyeşil bir ırmak gelip geçiyorsa önümüzden, şehre yolumuz düştüğünde adımlarımız hep o ırmak kıyısına gidiyorsa ve Amasyalılar düşünmek için, konuşmak için, dinlenmek için, eğlenmek için hep o suyun kıyısında eğleşiyorsa nehriyle barışıktır bu şehir. Binlerce yıldır, Yeşilırmak’ın suyuyla hemhâl Alçak Köprü’den karşıya, bir gözünüz Hazeranlar Konağı’nda geçmek bile yeterince hoşken… Ve belki de Amasya bir yönüyle, içinden nehir geçen bütün şehirlerden ayrılır; şehrin bütün tarihi, nehrin iki yakasında sıralıdır. Irmağı bir görüp bir kaybederek; ama ondan gelen rüzgârı hep hissederek yürürken, bir yanınızda Harşena Kalesi, kral kaya mezarları, konaklar, diğer yanınızda güzelim II. Bayezid Külliyesi, Bimarhane, irili ufaklı camiler ve hamamlar uzanır. Başka hangi şehirde, bir kordon boyu gezintisi sizi maziyle bunca sarıp sarmalayabilir?

Porsuk’ta dün, bugün...

Porsuk bir çaydır; ama anlı şanlı ırmaklarla boy ölçüşecek kadar çağıltılı bir çay. Nehriyle barışık şehirler denince akla Eskişehir’i düşürecek kadar da hatırlıdır üstelik. Onun talihi, şehrin içinden akmasında. Kıyıdan kenardan gideyim deseydi, esamisi bile okunmayacaktı belki. Gerçi şehrin içinde uzunca bir zaman, kimsesiz çocuklar ve evsiz barksız adamlar gibi kirli pasaklı dolaştığı, epeyce bir vakit itilip kakıldığı biliniyor. Hatta bir ara şehrin foseptiğini taşıyacak kadar sefil düştüğü… Su bir kez kirlenmeyegörsün, çöp atanı çok olurmuş. Şehir halkı belki de Sümerbank’ta o gün hangi renk kumaş boyandığını anlamak için nehrin rengine bakmaya başladığında ya da şeker fabrikasının pis atıklarının o suyla şehre taşındığını fark ettiğinde gözden çıkarmıştı Porsuk’u. O anda nehir, bir baş belasıdır artık, ya kokusuna alışır ya da üzerini kapatırsınız.

Şehrin yerlileri nehrin üç evresinden söz eder. En eski hatıralarda, temiz, billur gibi bir sudur Porsuk, sonra yukarıda sözünü ettiğimiz perişanlığı yaşar ve bugüne gelindiğinde foseptikten, çerden çöpten arındırıldığı, köprülerle, lambalarla süslenip donatıldığı ve hâliyle şehriyle barıştığı görülür. Nehrin, şehirle barışmasından bütün Eskişehirliler gibi 55 yıldır gazetecilik yapan Rıdvan Uysal da hoşnut tabii, ancak bir cümle, sohbet esnasında kaybolup gitmesi çok muhtemel o cümle, bir şeylerin yolunda gitmediğini söylüyor. Biz tam da Boğaz Köprüsü’nü hatırlatan bombeli, yüksek köprülerin nehre kattığı havadan söz ederken, “Şimdi ben, o köprülerden aşağı bakarken, buradan düşersem ne olurum diye düşünüp ürperiyorum.” diyor Rıdvan Uysal. Çocukluğunu Porsuk’ta yüzerek ve balıkları neredeyse eliyle avlayarak geçiren bir adamın, nehriyle arasına giren beton setler, tahta düz köprülerin yerini alan yüksek köprüler, demir korkuluklar…  Suyun güzelleşmekle birlikte uzaklaşması…

Kars Çayı’na mersiye

Buraya kadar nehriyle barışık şehirleri anlattık, zira gönlümüz güzel havadisler vermekten yana. Fakat küskün nehirleri de görmezden gelemeyiz. “Bir şehrin içinden akıp gittiği hâlde, benimsenmemiş akarsu hangisidir?” diye sorsak mesela, “Kars’ta tam da eski şehrin kalbinden akan Kars Çayı” derdiniz muhakkak. Görüntüsüyle yüreğinizi, kokusuyla burnunuzun direğini sızlatan bu talihsiz nehir aslında öyle hoş bir tablonun içinde ki! Kars Kalesi, kalenin eteklerinde Osmanlı evleri ve artık birçok nehirden aşina o taş köprü tamam; ama hemen kıyısında, üç tane Osmanlı hamamı bulunan kaç nehrimiz var? Yazık ki bu manzarada sağlam kalan iki şey var; kale ve köprü… Evler viran, hamamların kubbesinde otlar bitmiş ve nehir, şehrin kanalizasyonunu taşımanın utancı içinde.

Asi nasıl kurtulur?

Asi’ye gelince… Betonlara öyle gömülmüştür ki nehirden ziyade bir su kanalı gibidir.  Köprübaşı’nı hatırlayın. Bir ucu o çok sevdiğiniz eski Hatay evlerine, Uzun Çarşı’ya, Habib-i Neccar Camisi’ne ve elbette kâğıt kebabına, künefeye açılan bu köprünün de pek yakışıklı olduğu söylenemez.

Munzur’dan bir tas su içsem...

Tunceli’ye girişte Munzur, bir iç ferahlığı, gönül aydınlığı gibi çıkar karşınıza. Umulmadık bir şeydir sanki, zihinlerdeki algıyı altüst eder. Şehri ikiye bölen yemyeşil, tertemiz bir ırmak... Öyle ki eğilip bir tas su içesiniz gelir. Şehir halkı Munzur’u sever. Yaz gecelerinde onun kıyısında sabahlamaya can atmalarından hissedersiniz.  Alabalıklar da sever Munzur’u; çünkü tam da istedikleri gibi debisi yüksektir ve suyu buz gibi soğuktur. Nehrin içine atılan masalarda ne yenebileceği anlaşılmış oldu böylece. 

YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
Sonraki Haber