| Batılılaşma, modernleşme, çağdaşlaşma ve Türk toplumu |
|
|
|
Modernleşme, Batılılaşma, çağdaşlaşma ve lâiklik konularında kesin sınırlar getiren dar yaklaşımın belki de en önemli hususiyeti otoriter bir karaktere sahip olmasıdır. Bu hedeflere ulaşmak isteyen, ancak kendi tanımına uymayan "modernlikleri", "çağdaşlıkları" ve "sekülerlikleri" dışlayan, bu yaklaşım, belki de farkında olmadan, baskıcı bir karakter kazanmaktadır... |
|
|
Türkiye’de gerek akademik çalışmalar ve gerekse de günlük dilde “Batılılaşma”, “çağdaşlaşma” ve “modernleşme” kavramlarının eşanlamlı olarak ve birbirlerinin yerine kullanılmalarından kaynaklanan ciddî bir kargaşa vardır. Bu yetmiyormuş gibi, Niyazi Berkes’in The Development of Secularism in Turkey (Türkiye’de Sekülarizmin Gelişmesi) başlıklı çalışmasının Türkçeye “Türkiye’de Çağdaşlaşma” adıyla tercüme edilmesi misâlinde de görüldüğü gibi, “sekülerleşme” ya da “lâiklik” kavramlarının da aynı anlamlarda kullanılması mevcut karışıklığı tam bir kavram kargaşasına sürüklemektedir.
Karşı karşıya bulunduğumuz ve farklı kavramların birbirlerinin müradifi olarak kullanılmasından kaynaklanan, sorunu daha da çetrefil hale getiren bir diğer husus da bunların bütünüyle özcü (essentialist) bir yaklaşımla ve çok dar çerçevelerde tanımlanmasıdır. Diğer bir ifade ile bu kavramları kullananlar tek bir “modernlik”, “sekülerlik/lâiklik”, monolitik bir “Batı” ve nihayet onun temsil ettiği tek bir çağdaşlık varsaymaktadırlar. Bunun sonucunda da bu kavramlara sadece belirli Batı toplumlarının modernliği ve Fransız lâikliği gerçek kabul edilerek atıfta bulunulmaktadır. Dolayısıyla Japonya, bu anlamıyla modern olmamakta, ABD gerçek anlamıyla lâik görülmemekte ve daha da ilginci “Batı”nın aslında, tıpkı “Ortadoğu” ya da “Balkanlar” gibi yaratılmış bir kavram olduğu sıklıkla unutulmaktadır.
Osmanlı/Türk Batılılaşması ve otoriterlik
Tek bir modernlik ve birkaç Avrupa ülkesiyle sınırlı kalan Batı kavramsallaştırmalarının bir diğer temel sorunu da bu tekil modernliği ve Batılılığı âdâb-ı muaşeret, giyim, kullanılan alfabe benzeri uygulamalar düzeyine indirgemesidir. Osmanlı “Garbcılık” hareketi liderlerinin de âdâb-ı muaşeret kitabı kaleme almayı en önemli vazifeleri olarak addetmeleri şüphesiz bir tesadüf eseri değildi. Günümüzde dahi bir Türk gazete yöneticisi yerel kıyafetli Körfez ülkesi ileri geleniyle konuşup da muhatabının kafasındaki prototipe uymadığını, bir Batı lisanını mükemmelen konuştuğunu gördüğünde şaşırmaktadır. Gene bu nedenledir ki, toplumumuzda bir kişinin kıyafeti onun “modernliğinin” tespitinde meselâ kaç tane bilgisayar programı bildiğinden çok daha önemli olabilmektedir. Bir alfabeye “çağdaşlık ve modernlik” atfedilmesi (1928 sonrasında yeni alfabe için “asrî Türk harfleri” tabirinin kullanıldığını unutmamak gerekir) de bu yaklaşımın çarpıcı misâllerinden birisidir. Gene bu nedenle, söz konusu dar tanıma göre hiç de “modern” olmayan bir siyasî hareketin, nasıl olup da Türkiye’yi Avrupa Topluluğu üyesi yapma misyonunu üstlendiği, toplumumuzda anlaşılması güç ve bu nedenle de gizli bir amaçla yapılmakta olduğuna inanılan bir muamma olarak karşılanmaktadır.
Benzeri bir dar tanımlama da “lâiklik” kavramıyla ilgili olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada da “Fransız” lâiklik uygulamasının bu kavramın gerçek ve tek misâli olduğu fikriyle din-devlet ayrılığının birbirinden farklı çok sayıda sekülerlik aracılığıyla sağlanabileceği gerçeği göz ardı edilmektedir. Böylesi dar bir tanım dışına çıkmak istemeyen Türk entelektüellerinin diğer “Batı” ülkelerindeki sekülarizm misâllerini bu tanımın gerçek anlamından sapmalar olarak algılamaları ise herhalde Papa’dan daha Katolik olma benzeri bir yaklaşımdır.
Modernleşme, Batılılaşma, çağdaşlaşma ve lâiklik konularında kesin sınırlar getiren ve yukarıda açıklamaya çalıştığımız dar yaklaşımın belki de en önemli hususiyeti otoriter bir karaktere sahip olmasıdır. Bu hedeflere ulaşmak isteyen, ancak kendi tanımına uymayan “modernlikleri”, “çağdaşlıkları” ve “sekülerlikleri” dışlayan, bu yaklaşım, belki de farkında olmadan, baskıcı bir karakter kazanmaktadır. Unutulmaması gerekir ki bu otoriter karakter Osmanlı ve Mehmed Ali dönemi Mısır “modernleşme” ve “Batılılaşma” hareketlerinin de temel hususiyeti idi. Ancak bu tarihî misâllerden farklı olarak günümüzde bu kavramların sabit oldukları, hiç değişmedikleri varsayılmaktadır. Burada bir parantez açarak İkinci Meşrutiyet Dönemi Osmanlı Garbcıları’nın, Sosyal Darwinist kuramı benimsemeleri nedeniyle, zihinlerinde böylesi monolitik ve benzersiz olduğu düşünülen “modernlik” ve “Batı” canlandıran ve bunları savunan, günümüz entelektüellerinin tersine “modernliğin” de evrime uğradığını kabul ettiklerini belirtmekte yarar vardır.
Batılılaşma ve çağdaşlık tartışmaları
Günümüzde var olduğunu belirttiğimiz otoriter “Batıcılık” ve “modernleşme” tezlerinin bu hususiyetinin bir diğer temel nedeni de Osmanlı Garbcılığı’nın mirasçılığını yapan Cumhuriyet Batıcılık ve Asrîliği’nin 18. asır Fransız ve 19. yüzyıl Alman vülger materyalizmlerinin sentezinden oluşan bir maddeciliği “Batı”, “modernlik” ve “çağdaşlık” ve “sekülerlik” tanımlarının olmazsa olmaz öğeleri haline getirmiş olmasıdır. Gözden sıklıkla kaçırılan bir nokta, bu nedenle III. Selim dönemi ve bazen Lâle Devri’ne kadar geri götürülen Osmanlı Garbcılığı’nın, İkinci Meşrutiyet ve Cumhuriyet Batıcılığı’yla çok az benzerlik gösterdiğidir. Zannedildiğinin tersine, bu hareketler arasındaki benzerlik aslında İsmail Gelenbevî ile Kılıçzâde Hakkı Bey’in dünya görüşleri arasındaki müşabehetten fazla değildir.
|