09.02.2010, Sal

Anasayfa

Zaman'ım

Multimedya

E-Zaman

Seri İlanlar

  Gündem
  Ekonomi
  Politika
  Spor
  Dış Haberler
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Röportaj
  Yazarlar
  Yorumlar
  Dizi - İnceleme
  Çizgi Yorum
  Kürsü
  Aile Sağlık
  Bilişim
  Otomobil
  Şehir Haberleri
 
 
 

LİNKLER

TODAYS ZAMAN
AKSİYON
CİHAN
STV
S HABER
MEHTAP TV
EBRU TV
BURÇ FM
Yorumlar
Ülkücü hareket olmasaydı ne olurdu?
Şimdi Sayın Adalet Bakanı'na soralım: Abdi İpekçi, o mücadele yıllarında, objektif görüntü vermeye çalışan bir üslup altında Marksistleri arkalayan bir gazete yazarı idi; ondan Türk kültür hayatına hiçbir şey kalmadı. Nihat Erim üniversite hocalığının, eserlerinin yanı sıra Cumhuriyet'e başbakanlık yapmış biri idi. Nihat Erim'in katilleri de benzeri yasalardan yararlandı mı ve o kararlar için de Adalet Bakanlığı, Yargıtay incelemesi istedi mi?

Bu yazı, M. Ali Ağca’nın tahliyesi üzerine belli bir kesimin sergilediği kabul edilemez hayasızlıklar dolayısıyla yazıldı. Ancak, amacı yargıyı yorumlamak değil, Ağca’nın eylemlerinin de bulunduğu bir dönemi bir de Türk gözü ile değerlendirmektir. Seksen öncesi mücadeleleri hâlâ sağ-sol kavgası olarak görenler için uyarıcı olma ümidi de vardır; çünkü kopartılan yaygaranın arkasında o yılların çirkin yüzünü görmek bizim için zor değildir.

***

12 Eylül 1980’den sonra, bu dönemin zulmünden yorgun ve yılgın düşen bazı insanlar, “Aldatıldık, birbirimizle dövüştürüldük, kullanıldık” gibi yemlere pek kolay kapıldılar. Gerçi, askerî darbeyi planlayanlar olayların biraz daha darbe zeminine doğru gelişmesini sağlamak için, müdahale edebilecekleri yerlerde etmediler ve gerek milliyetçilerden gerekse Marksistlerden yönlendirebildikleri insanları, kan gölünü genişletmek için kullandılar. Fakat, bunlar mevzii etkilerdi ve ne hareketi başlatan, ne de yönlendiren temel sebeplerden değildi. Temel sebep açıktı: Soğuk Savaş...

Rusya ile örtük savaşın arka planı

Soğuk Savaş iki kutba ayrılan dünya güçlerinin kansız mücadelesini ifade ediyordu ve biz de Batı dünyasında ve bu savaşın tam ortasında yer alıyorduk. Ama, bizim için yani Türk milleti için bu savaşın, tarihe dayanan çok daha gerçek ve tehlikeli boyutları vardı. Bu çerçeveden ve bu çapta bakılmadıkça ne olayları anlamak, ne de Türk milliyetçilerinin bu kadar büyük bir inançla mücadeleye girişlerindeki heyecanı açıklamak mümkündür.

Türk devletinin iki yüz yıllık dış politikası temelde Rus korkusuna göre belirmiştir. Bu da doğaldı; çünkü, tarihî bir kader olarak Türk milletinin gerileme süreci, Rusların yükselme sürecine denk gelmişti ve bu iki millet komşu idi. Haritaya bakıldığında görülür ki, Rus emperyalizminin yayılması, Moskova’nın burnunun ucundaki Kasım ve Kazan Hanlıklarından başlayarak Orta Asya’ya ve Sibirya ötesine kadar uzanır; hepsi de Türk topraklarıdır. Güneyde Kırım’ı alarak Tuna’ya ve Kafkasların altına kadar uzanır ki, ele geçirdiği toprakların hepsi Türk’ündür. Yani Rus sömürgeciliğinin doğduğu ve yayıldığı alanların tamamı Türk topraklarıdır ve Türk toplulukları boyunduruk altına alınmıştır.

Bu iki yüz yıl içinde, mevzii zafer ve kahramanlıkların ötesinde Osmanlı Rusya’ya karşı sürekli yenilmiş, sürekli çekilmiş ve Sarıkamış’la Kars’ı bile bırakmak zorunda kalmıştır. Sibirya dahil olmak üzere büyük Türkistan coğrafyası ise, yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde tamamen çarlığın denetimine alınmıştı. Rus Çarlığı’nın hedefi İstanbul’u almaktı. Kendilerini Bizans’ın halefi olarak gören Ruslar, İstanbul’dan Çarigrad olarak bahsederler. 1917 Bolşevik ihtilali, Milli Mücadele’nin Batı emperyalizmine karşı Bolşeviklerle yardımlaşmasına yol açmış, ancak bu ilişki mücadele yıllarıyla sınırlı kalmıştır. Cumhuriyeti kuranlar Bolşevik ideolojisine yüz vermedikleri gibi, ‘milletlere hürriyet’ sloganlarıyla Türkistan’ı yanlarına almaya çalışan Bolşevik liderlerin Rus emperyalizminin devamcıları olduğunu çabuk anlamışlardı.

Bu idraki gösteremeyen yahut çaresiz kalan nice Türkistanlı aydın, kendi ülkelerinin bağımsızlığı için, hatta sosyalist bir Turan hayalleri içinde Bolşevikleri desteklediler; onların saflarında savaştılar. En önde ve en ünlüleri Sultan Galiyev idi. Yarı yolda işin farkına varan Ayaz İshaki, Sadri Maksudi ve Zeki Velidi gibi bir kısım liderler canlarını zor Türkiye’ye attılar. Diğerleri, Marksist maskenin altındaki suratı tanıdıklarında artık iş işten geçmişti. ‘Her halk kendi kaderini kendisi belirleyecektir.’ diyen Lenin yoldaşa inananlar, Stalin yoldaşın kanlı sehpalarında yahut Sibirya’nın adressiz kuytularında can verdiler.

Marksistler üzerinden gizli işgal...

Milli Mücadele’yi yapanlar bu gelişmeleri gördüler... Üstelik onlar Rusya’nın jeopolitiğini ve emellerini yakından ve acılarıyla bilen bir Osmanlı siyasi perspektif geleneğine sahiptiler. Mustafa Kemal, Marksist hareketlere set çekmeye çalışırken Avrupa emperyalizmi ile boğuşuyordu. Bolşeviklerden yardım görüyordu; ama onlara geçit vermiyordu. İnönü aynı gelenekten geliyordu ve NATO’ya girmek için didinirken çok iyi biliyordu ki, çarlık gitmiş Sovyet rejimi gelmiştir; ama, Rus yayılmacılığı devam etmektedir.

Asıl sorun, değişen yüzlerin arkasındaki değişmeyen niyetlerdi. Rusya’nın Boğazlar ilgisi geçici bir stratejinin gereği değil, tarih ve coğrafyanın dayattığı bir zorunluluktu; öyle görüyorlardı. Rus arşivlerine dayanarak Şark Meselesi ve Boğazlar adıyla kitap yazan Rus Arşivler Müdürü Sergiei M. Goriainov, yapılan bütün gizli açık pazarlıklarda Rus çarı ve delegelerinin Boğazları “Rusya’nın nefes borusu” olarak nitelediklerini ve bu taleplerinden vazgeçmelerinin söz konusu bile edilemeyeceğini yazmıştır. Rusya, Türkiye üzerindeki emellerini bir varlık sorunu olarak görmektedir. Bu coğrafya değişmedikçe yahut başka çıkışlar bulunmadıkça Rus emellerinin değişeceğini ummak gaflet olur.

NEVZAT KÖSOĞLU
21 Ocak 2006, Cumartesi

 YORUMLA
Bookmark and Share | Gönder  | Yazdır
 
YorumlarBölümündeki Diğer Başlıklar
 [Yorum - Sinan Oğan] Ermenistan, diasporaya 'Ülkeyi satmadık' mesajı veriyor
 [Yorum - Alin Ozinian] Türkiye, Ermenistan sınırının açılmasını istiyor mu?
 [Yorum - Yıldız Ramazanoğlu] Türkiye'de yerli çözüm mümkün mü?
 [Yorum - Dr. Ümit Kardaş] Hakiki bir cumhuriyet hakiki bir demokrasi için
 [Yorum - Hilmi Yavuz] 'Sol-Ulusalcı' faşizmin tarihsel kökenleri üzerine bir deneme
 [Yorum - Nevzat Bayhan] Hâlâ 'yoz'laşmak istiyor muyuz?
 [Yorum - Muhammed Celal Numan] İKT'nin düşünce kuruluşları açılımı
 EMASYA sonrası da önemli
 Bir 'iç tehdit'e Amerikan cevabı2
 Yerli ve yabancı oryantalistlerin göremediği...
 [Yorum - Atilla Yayla] Kahraman bakkal süpermarkete karşı mı?
 [ABD 1933] Bir 'iç tehdit'e Amerikan cevabı1
 [Yorum - Doç. Dr. Hamza Al] Askerin politik ve bürokratik gerçeklik yanılgısı
 [Yorum - Didier Billion] Afganistan: Başını kuma gömen devekuşu stratejisi
 [Yorum - Eser Karakaş] İddia olmayan gerçekler
 [Yorum - Dr. Fahrettin Sümer] Afganistan'da çözüm arayışları sürüyor
 [Yorum - Jan Egeland] Haiti'den çıkarmamız gereken ders
 [Yorum - M. Naci Bostancı] Hepimize dokunan o acıklı haberler
 [Yorum - Herkül Millas] Darbe döneminden müdahale dönemine
 [Yorum - Sami Suruş] Türkiye'nin AB yolu içeriden geçiyor
 [Yorum - Prof. Dr. Garip Turunç] Nehir, yeni bir Türkiye'ye doğru akıyor...
 [Yorum - Etyen Mahçupyan] Darbenin rasyonalitesi
 [Yorum - Muhammed Ahmed El Huni] Yemen savaşa ve kaosa değil, kalkınma ve inşaya muhtaç
 [Yorum - Prof. Dr. Onur Bilge Kula] 'Kültür sorunlarımıza' bir başka bakış 2
 [Yorum - Süleyman Seyfi Öğün] Müsademe-i efkardan barika-i hakikati ummak

                                 

Copyright© 1995-2010 Feza Gazetecilik A.Ş.


bilge3