|
Bu sessizlik, sadece Erkan Oğur’un ‘işinin konuşması’ndan ileri gelmiyor kanımca, Hüseyin Nasr’ın geleneksel müziğe ilişkin o enfes makalesinde geçen şu belirlemeyi de içeriyor: “İnsan, belirli bir açıdan bakıldığında kendisi için muğlak ve bilinmez olan iki sessizlik dünyası arasına yerleştirilmiştir. Birincisi, ölümden önceki dönem; ikincisi ise ölümden sonraki evredir. Bu ikisi arasında insan hayatı bir çığlık gibi sonsuz sessizliği kısa bir anlığına, onunla birleşmek için dağıtan bir uğraktır. Fakat derin bir çalışma gösterir ki, insana, hiçbir şey’lik ya da sessizlik olarak görülen şey, yani bu dünya hayatının ötesindeki süreç, Saf Varlık’tır; görünüşte bu maddi evrende hayatın kısa uğrakları olan şey ise, o aşkın Varlık’ın yalnızca yansıması ve gölgesidir. İnsan hayatı da, bütün müziklerin en derin boyutu olan o ebedi sessizliğe karşı bir gürültüden başka bir şey değildir.”
Nasr’ın tasvir ettiği bu manzarada iki belirsiz ve ebedi sessizlik arasında bir ‘gürültü’den ibaret olan insan yaşamının, özellikle modern zamanların müziklerinde alabildiğince harici formlar ürettiği göz önüne alınacak olursa, ‘gürültü’nün zaman zaman kakafonik bir yaygaraya dönüştüğü ve sessizliği tümüyle örttüğü söylenebilir. Oysa, geleneksel müzikler, insan varlığında gizli olan sessizliğe açılan birer yoldu(r) aynı zamanda. Erkan Oğur, bize, Hiç’le, Gülün Kokusu Vardı ile, Bir Ömürlük Misafir’le ve diğer bütün müzikal çabalarıyla, hep, ‘insanın kendi varlığının gizlerini aşabileceği, varlığında saklı olan unutulmuş ve ihmal edilmiş hazinelere sahip olmaya başlayacağı, insana bağışlanmış bir anahtar’ı gösterir. Erkan Oğur’un perdesiz gitarı, insanı, müziğin sonsuz ses aralıklarında, biçimler (form) dünyasından ruh dünyasına götürmektedir. Anadolu’da yakılmış yüzlerce yıllık türkülerin, nefes, ilahi ve ağıtların kalbindeki ruhtur bu.
Dünyanın ezeli şarkısı...
Müzik modern dönemde fazlasıyla formlara bulaşmıştır, lakin saf ve katışıksız olan geleneksel müziklerin doğasından öğreniyoruz ki, aslında bu ‘dil’, maddi biçim ve formlarla pek az ilgilenir. Nasr’ın söylediği gibi, ‘Hinduların, insanlar için semadan gönderilmiş ilk sanat olarak müziği düşünmeleri ve irfan sahiplerinin, ilahi sırların en incesini açıklamanın en iyi yolu olarak müziği göstermeleri nedensiz değildir. Celaleddin Rumi’nin ifade ettiği üzere, ‘geleneksel müzik, her türden ezginin ötesindeki Yaratıcı ile insan arasındaki ezeli sözleşmenin sırlarını açıklar’. Buna, elest sırları da denir ki, Erkan Oğur’un dünya müzik ortamına armağan ettiği ‘perdesiz gitar’dan yükselen o sınırsız sesler, bize sanki bunu fısıldar. Müziğin ruh kuşunun şarkısı olduğunu söyleyen inisiyatik gelenek, bir bakıma günümüzde, bu topraklarda en mütevazı örneğine Erkan Oğur’la kavuşur. Fizik öğrenimi görmekten vazgeçip, ‘kötü bir fizikçi olmaktansa, orta halli bir müzisyen olmayı seçtim’ diyen bu büyük sanatkarın alçakgönüllülüğü ve sessizliği, modern dünyanın şımarık, kibirli ve gürültücü ‘sanatçı’larına esaslı bir hal dersi de verir.
Türküleri sevmekten ve onlara hürmet etmekten ilk söz eden de odur, ‘iki sessizlik arasındaki gürültünün kalbinde yatan sessizliği’ dile getiren de… Erkan Oğur, bize, dünyanın müzikle devam ettiğini yeniden söyleyen tek müzisyendir; sarhoşluk ve aşkla… Bu manevi sarhoşluğu, perdesiz gitarından nağmeler çıkarırken yüzünü örten aklaşmış saçlarının tellerinden de okumak mümkündür. İsmail Hakkı Demircioğlu’nun temiz, duru ve bas sesiyle inanılmaz bir ahenk sağlayan içli, yanık tenor olarak Oğur, Gasparyan’ın duduk’uyla da bize, insanın, kozmik hayatın nabız atışıyla birleştiğini göstermiştir. Bu ses, insanın kalbinin atışıdır. Ondaki ritim, doğanın sesleri, Bediüzzaman’ın, ‘musika-yı İlahiyye’ dediği şeydir ki, ‘insanı bir çırpıda zamansal ve mekansal olandan alıp götürür, ezeli olanla buluşturur, ilkin yok oluş (fena), ardından sürekli olma (beka) zevkine ulaştırır’.
O halde bu müzik, zaman ve mekanla kayıtlı olan dünyanın ezeli şarkısıdır. Bu, bir konuşmasında Erkan Oğur’un belirttiği gibi, ses aralığı sınırlı, çıkardığı sesler belirli bir enstrümandan çok, perdesiz gitar gibi, evrendeki sonsuz ses imkanlarına elverişli çalgılarla gerçekleştirilebilir. Eşkıya’nın, Yazı Tura’nın müziklerinde veya ilk görkemli albümü olan Bir Ömürlük Misafir’deki ezgilerinde bunu özellikle görmek mümkündür. Erkan Oğur sanki bu dünyaya, Demircioğlu’nun da yardımıyla, ‘Bülbülüm Altın Kafeste’yi söylemek üzere gelmiştir. Bülbül ruhtur, kafes beden. Biri Rahman’ın nefesidir, diğeri dünyanın (her türden iktidarın) baskısı. O aheste ötüş ise, tıpkı Hz. Mevlana’nın anlatımında ney’e dönüşen kamil insan’ın şiirsel sesidir. Bunun şiirini Hölderlin yazmış, şarkısını ise Bülbülüm Altın Kafeste ile Erkan Oğur söylemiştir.
|