Dağılmaması için ne yapmalıyız? Bunlar mı tartışılacak? Bunların hepsi kamuoyunun merak edeceği ve merak etmesi meşru olan sorular. Ne var ki bu sorularımız uzun yıllar yanıtsız kalacak. Bu görüşme ne yazık ki şiddet kültürünün ülkemizde yeniden prim yapmaya başladığı bir zamanda yapılıyor. Türkiye tehlikeli bir dönemece giriyor. Siyaset gerginleşmekte. Sorumsuz siyasetçiler popülizmin çekiciliğine teslim olmakta. Hrant Dink gibi değerli bir aydın ve gazetecimizin siyasi bir cinayete kurban gitmesi bu ortamı daha da gerginleştirecek. Güneydoğu'da PKK terörü can almaya devam ediyor. Bu arada Kerkük'te yaklaşan tehlikeye karşı 'Irak'a girelim' tehditleri savrulmakta. Bu kapalı görüşme de böyle bir ortamda yapılmakta.
Bu tehditler her ne kadar Irak'ta şu sırada son derece müşkül durumda bulunan ve öncelikleri başka sorunlar üzerinde yoğunlaşmış olan Amerikan yönetiminin dikkatlerini bu konu üzerine de yöneltmesini sağlıyorsa da, sorunun çözümü açısından bir katkı sağlamamakta. Ama en önemlisi bu tür söylemler kamuoyunda beklentiler yaratmakta, hatta kışkırtıcı etkilere sebep olmakta ve arkası getirilemediği takdirde tehlikeli sonuçlar doğurma riskini barındırmakta. Popülist politikalara itibar edenlerin kendi popülizmlerinin tuzaklarına düştüklerini tarih bize ibret verici örnekleri ile kanıtlamakta. Bu ortamda siyasi partilerimize büyük sorumluluk düşüyor. Türkiye'de sağduyu sahibi insanların sayısı sanıldığından çok daha fazla. Politikacılarımız, söylemlerinin bu insanlarımızca iyi değerlendirildiğini unutmasınlar.
Askerî harekât hangi bağlamda?
Kerkük konusunda her şey henüz bitmedi. Askerî seçenek kaçınılmaz seçenek değil. Başımız ne zaman sıkışsa sorunların çözümünü askerlere havale etmek alışkanlığından da artık kurtulmamız lazım. Türkiye, güçlü ordusunun potansiyelini önce diplomasi savaşında kullanabilme kapasitesini gösterebilmeli. İyi düşünülmemiş bir askerî harekât bizi bir müttefik ülkeyle karşı karşıya bırakırsa, Türkiye bu harekâttan büyüyerek mi çıkar? Kuzey Irak'a hangi bağlamda askerî harekâttan bahsedilmekte? PKK bağlamında mı? Kerkük bağlamında mı? Petrol bağlamında mı? Başka türlü sorulacak olursa, Türkiye'nin Irak politikasının temel amacı nedir? Irak'ın toprak bütünlüğünün korunması mı? Terör örgütü mü? Kerkük mü? Petrol mü? Irak'a Silahlı Kuvvetlerimizi sokmak isteyenlerin bu sorulara anlaşılır yanıt vermeleri gerekir. Bu görüşte olanlar her şeyden önce başkasının hayatıyla oynadıklarını hatırlasınlar. Türkiye'nin hiçbir ülkenin toprağında gözü yoktur. Hiçbir ülkenin de kendi toprağında gözü bulunmasına izin vermez. Cumhuriyetimizin kuruluş mantığının temelinde de bu ilke yatar. Türk Silahlı Kuvvetleri de bu ilkenin güvencesidir.
Konuya Kerkük açısından yaklaşacak olursak diplomaside henüz bütün yolların tükenmediğini ve bu zeminde daha gidilecek epey mesafe olduğunu görürüz. Her şeyden önce bizzat Amerika'da Kerkük'le ilgili olarak Irak Anayasası'nda 2007'de yapılması öngörülen referandumun ertelenmemesi konusunda tam bir mutabakat yok. Evet Kürtler bunu arzu ediyor. Yönetimin sözcüsü de iki gün önce zamanında yapılacağını belirtti. Ama nüfuzlu Cumhuriyetçi Senatör McCain aynı fikirde değil. Baker-Hamilton raporu da referandumun ertelenmesini savunmakta. Referandumun tehlikelerini dile getiren düşünce kuruluşları da var. Doğru, yönetim bu raporu rafa kaldırdı. Fakat raporun yansıttığı farklı görüşlerin kamuoyundaki itibar ve saygınlığı yok olmuş değil. Kaldı ki bizzat Bush'un kısa süre önce açıkladığı kendi stratejisinde kullandığı ifadeler Türkiye'nin endişe ve hassasiyetlerini görmezlikten gelmiyor ve uzlaşmaya kapıları kapamıyor. İlk bakışta göze çarpan bu birkaç unsur bile, alelacele radikal askerî önermelere öncelik vermeden evvel ortada diplomasiye hareket marjı bırakan bir zemin bulunduğunu kanıtlamakta. Bütün mesele Türk hükümetinin bu zemini iyi kullanabilme maharetini gösterip gösteremeyeceğinde.
Bölgemize gelince, Kerkük'te referandumun ertelenmesini isteyen tek ülke sadece Türkiye değil. Bu coğrafyada İran'ın ağırlığının artmasından sonra bölgede şimdi Suudi Arabistan yeniden kilit önem kazanmış durumda. Suudi Arabistan burada Amerika'nın da en yakın müttefiki. Aynı zamanda hem içeriden Sünni kökten dinci çevrelerden, hem dışarıdan, Arap yarımadasını etkisi altına almaya başlayan İran kaynaklı tehditler dolayısıyla son derece kırılgan. Suudi Arabistan, Irak'ın, Kerkük petrolleri sırf Kürt hakimiyetinde kalacak şekilde bölünmesini isteyebilir mi? Irak'ın bölünmesi demek o topraklar üzerinde, İran nüfuzunda olsun veya olmasın, bir de Şii devletinin kurulması anlamını taşıyacak. Yani Şii nüfuzunun yüzyıllardan beri ilk kez Arap yarımadasına adım atması! Suudi Arabistan Kralı'nın bunca on yıldan sonra Türkiye'ye resmî bir ziyaret yapmasının ve iki ülke arasındaki ilişkileri her alanda geliştirme iradesinin temelinde bölgede yeni ittifaklar arayışının bir kanıtı değil mi?