|
İki kişinin bir araya gelmesinden bahsetmiyoruz, iki partinin, iki kesimin, iki farklı toplumsal kitlenin ortaklığından söz ediyoruz. Bunun parti tabanlarına yönelik bir psikolojik hazırlığı gerekmez mi?
Son yirmi yıldır Türkiye'de seçmen kitleleri ılımlı hale geldi, farklı fikirlere ve siyasetlere karşı hoşgörüsü arttı. Dün koalisyon yapmayı bırakın bir araya gelip iki kelime konuşmayacak olanlar bugün engin bir müsamaha ile davranıyorlar. Ayrıca parti tabanlarındaki kararlı seçmen sayısı da azaldı. Bugün filan partiye oy veren kişi yarın bambaşka birisine yönelebiliyor, siyasi kanaatlerini bir iman biçimi olarak değerlendirmiyor.
Keza ülkenin şartları değişiyor, buna paralel partiler ve onların görüşleri değişiyor. 1999 yılında DSP, MHP, ANAP arasında bir koalisyonun yapılabilmesi bu anlamda önemli bir örnek. Burada DSP'nin CHP'ye göre "merkez sağ" dediğimiz o coğrafyadaki karşılığının daha farklı olmasının büyük rolü var. Rahmetli Ecevit milli gururumuzu okşayan, daha da önemlisi dik duruşun canlı bir örneği olan Kıbrıs harekâtının "fatihi"ydi, muhafazakâr kodlarla çelişkisi CHP kadar derin değildi, seçkinlerle ittifak yapmak yerine halkı esas almak yönünde ciddi bir eğilime de sahipti. Ecevit de laikti, ancak onun anladığı laikliğin CHP tarafından temsil edilen ve özellikle son dönemde ülkedeki siyasi yarılmanın temel eksenlerinden birisi haline getirilmek istenilen laiklikten hayli farklı olduğunu millet hissediyordu. Merve Kavakçı olayını paranteze alırsak, bu manada milleti rahatsız eden bir tavır yoktu DSP'de. Ayrıca milliyetçiliğin o geniş coğrafyasından pay almış bir partiydi, bu alandaki ortaklık da yine koalisyonu kolaylaştıran bir unsurdu. Galiba bir de şu vardı; seçmenler farklı siyasetleri tercih etseler de Ecevit'in "dürüstlük, yerlilik, demokratlık" özelliklerini olumlu buluyor, onu biraz da partiler üstü bir figür gibi görüyorlardı. 1999 yılından bahsettiğimiz unutulmasın. Bu söylediklerimiz 2001'deki o meşum krizin, yıkımın sert dalgalarının her şeyi alt üst ettiği dönemin öncesine ait. 1999 seçimlerinde CHP yine bildiğimiz CHP'ydi, mesajını laiklik bohçasına sarmış, malum repliğinin tekrarı üzerinden seçmenle bağlar kurmak isteyen bir partiydi.
2007 seçimlerinin iklimine baktığımızda, gerek CHP'nin gerekse MHP'nin üzerinde anlaşabilecekleri en önemli iki unsur şunlar gözüküyor: Bir, AKP ile aralarındaki mesafeyi derinleştiren, kendilerini karşıya oturtan bir strateji. İki, kendi tarihsellikleri, müktesebatları, duyarlılıkları tarafından şekillendirilmiş, öncelikleri, iddiaları, projeksiyonları farklı olan fakat kavram olarak aynı gözüken milliyetçilik. Ayrılıklara gelince, bunların çok fazla telaffuz edilmediği, edilmesinin mümkün olmadığı bir iklimden geçtiğimiz unutulmasın. AKP'nin tüm kudreti ve haşmetiyle siyasetin belirleyeni olduğu bir ortamda muhalefetin kendi arasında tartışması, farklılıklarını belirgin hale getirmeye çalışması beklenemez. Çünkü böyle bir stratejinin onlara siyasi herhangi bir getirisi olmaz. CHP ile MHP'yi çatışıyor gibi göstermeyen, aralarındaki politik ve ideolojik yakınlık değil, güncel siyasetin stratejik öncelikleridir.
Ortaklık ve ayrılık alanları
Bugün bir muhalefet partisinin siyasetin imkânları esasında kendisini AKP'ye göre konumlandırması şaşırtıcı değildir. Ancak AKP'ye karşı olmak hiçbir şekilde bir iktidar pratiğini birlikte omuzlamanın gerekçesini, yakınlığını, ortaklığını oluşturmaz. CHP'nin AKP karşıtlığındaki temel sebep laiklik gibi gözükürken, MHP için Türkiye'yi küresel süreçlere entegre etme siyaseti olarak öne çıkıyor. Bu husus CHP tarafından da vurgulanan bir eleştiri konusu fakat alternatifine ilişkin tasavvurların ne ölçüde ortak olduğu yine belirsiz. MHP demokrasiyle desteklenmiş bir milli devlet fikrini işlerken, CHP elitlerin vesayetindeki bir milli devlete yakın duruyor. Bu da çok olağan. Türkiye'deki milliyetçiliğin tarihine bakarsak, seçkinci anlayıştan demokratlığa doğru ciddi bir geçişin yaşandığını, özellikle yetmişli yıllardaki tecrübenin ve 80 ihtilalinin "milliyetçi teoriye" bu manada çok fazla katkı yaptığını söyleyebiliriz. "Kutsal devlet"in yerine "kutsal millet" geçeli bir hayli oluyor. CHP ise devleti kendi mülkü olarak gören anlayıştan çok uzaklaşmadı. Esasen laiklik konusunda MHP ile CHP arasındaki derin ayrılık tam da burada yaşanıyor. CHP zorlayıcıyken MHP halkın sosyal değerleriyle daha barışık bir parti. MHP için devletin temel niteliklerinden birisi olan laiklik, devlet hayatı için zorunlu alanın dışına taşırılmaması gereken bir ilke. CHP ise laikliği gündelik hayatın hemen her alanına nüfuz etmesi gereken bir değer olarak görüyor, bunu aynı zamanda siyasi mücadelesinin stratejik bir silahı olarak kullanıyor. Geniş kitlelerin laiklik eksenli yarılmadan derin bir şekilde etkilendikleri bir dönemde CHP ile MHP arasındaki laiklik anlayışındaki uzlaşmazlıkların aşılması kolay değil. Laiklik konusu adeta elbirliğiyle kültürün ve siyasetin "sert nokta"larından birisi haline getirildiği için, akılcı çözümlemelerin nüfuz edemeyeceği bir arka plan oluşmuş durumda. Artık türban, laiklik, muhafazakârlık gibi konular tüm bu tartışmaların basıncı altında "elmaslaşmış", midyenin çekirdeğindeki inci gibi seçmen var oluşunun çekirdeğine yerleşmiştir. Bu konular tartışılmaya başlandığında oluşan şartlı reflekslerin çoğunluğu bu söylediklerimizin şahididir. Bir iktidar ortaklığında bu var oluşsal kavrayışların uyandırılmadan akılcı haline getirilmesi pek imkân dâhilinde olmadığı için işler zorlaşmaktadır. Laiklikle ilgili gerilimlerin "milliyetçilik"teki ortaklıklar üzerinden kabul edilebilir seviyelere çekilmesi de çok mümkün değildir.
|