|
Yüz ifadesinden kelimelerin vurgusuna kadar her şey katıksız bir samimiyete eşlik ediyordu. Bu samimiyete itiraz edip tartışmaya girmek; bir mantık ve muhakeme kapısı aralamak neredeyse imkânsızdı. Üstelik genç kız doğru söylüyordu. Hükümet partisi gerçekten ülkeyi satıyordu. En son Petkim'i satmıştı. Öncesinde birçok banka yabancıların eline geçmişti. Bırakın sermaye ve sanayiyi, ülke toprakları bile yabancılara satılıyordu. İngilizler ve Almanlar, Anadolu'nun güneyinde çok sayıda gayrimenkul edinmişti. Hatta İsrail vatandaşı Yahudiler, GAP bölgesinde geniş tarım arazileri satın alıyorlardı. Tevrat'ta bahsedilen "Arz-ı Mevûd" (Vadedilen topraklar) bu yolla hayat buluyordu.
Evet, "AK Parti'ye nasıl oy verirsiniz?" "Vatanı satan politikacılara nasıl destek olursunuz?" Üstelik böyle bir partiye verilen destek % 40'larda seyrediyorsa, halk aldatılmış; dolayısıyla vatan sahipsiz demektir. Yüksek bir vazife şuuru içinde sağa sola koşturup "tehlikenin farkında mısınız?" diye herkese sormanız gerekmez mi? Seçim atmosferi ile zirveye çıkan bu korkuları, endişeleri nasıl izale edeceksiniz? Aklı başında bir parti lideri, Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin başı olan Başbakan'ı "terörist" olmakla itham ediyorsa, hukuk devletinin sınırları içinde terörle mücadelenin imkânı kalmış mıdır artık? Bir diğeri yine iktidar partisini terör örgütünün "işbirlikçisi" ilan edince, vatan toprağı satmaktan daha ağır bir durum yok mu ortada? Mazot fiyatını "1 YTL"ye indirmekten, ÖSS sınavını kaldırmaktan farklı bir düzlemdeyiz. İkisine de popülizm, ikisine de demagoji diyebilirsiniz; ama ciddi bir fark var arada. Sadece beceriksiz, yeteneksiz politikacılarla değil; aynı zamanda vatan hainleriyle, işbirlikçilerle karşı karşıyayız.
Verebileceğiniz cevaplar, Necmettin Erbakan'ın geçtiğimiz gün bir "laikçi" kanalda canlı verilen Saadet Partisi mitingindeki konuşması gibi olabilir ancak. Seksenlik cin politikacı, yaratıcı benzetmelerle anlatıyor meramını ve şöyle diyor: "Bu Yahudilerin her birini dünyanın ilçelerine kaymakam tayin etseniz sayıları yetmez." Erbakan, bu kadar az sayı ile dünyayı yöneten şer güçlerin vahim tablosunu çıkartıyor bu benzetme ile. Biz de küçücük İsrail'in elindeki nüfusa bile sahip çıkamazken Tel Aviv'den Harran'a kadar uzanan geniş topraklara yerleştirecek nüfusu nereden bulacağını sorabiliriz; "vatan toprağı satılıyor" diye ortalığı yıkanlara.
Bir ülke kaça satılır?
Mesele AK Parti ile muhalefet partileri arasındaki rekabetin zıvanadan çıkması; yoksa tartışılan, polemiğe konu olan sorunların kendisi değil. Siyasetin dilinde, üslubunda, yönteminde bir sorun var. Bu sorun demokratik rekabeti ülke için, hepimiz için tüketici ve yıpratıcı dar bir alana kilitliyor. Öyle bir kilitlenme ki artık susup, yumruk yumruğa girmemiz lazım birbirimize. Veya ortalıkta bu kadar hain, bu kadar satılmış olduğuna göre elimize silahı alıp dağa çıkmalı, bağımsızlık savaşı başlatmalıyız. Üstelik hainlerin ezici bir çoğunluğu temsil ettiğini; demokrasinin de ihanete fırsatlar sunduğunu bilerek. Veya bambaşka bir şey yapıp bu "ihanet edebiyatı" ile neler kaybettiğimizi hatırlayabiliriz. İhanet elbette var; üstelik her devirde; kimsenin itiraz etmeyeceği biçimde. Tarih bize gösteriyor ki, durduğu yerde kimse ihanet etmiyor; her ihanetin bir sebebi, bir gerekçesi bulunuyor. Çoğu zaman da çevresindekilere hain diye bağıranlar, gerçekte büyük bir ihanet içinde ülkelerine zarar veriyor.
Girit'te 1866'da başlayan ikinci büyük isyan devam etmektedir. Düvel-i Muazzama'nın burnu bu isyanın içindedir. Tanzimat'ın büyük isimlerinden Keçecizade Fuad Paşa, Fransa İmparatoru III. Napolyon ile konuşmaktadır. İmparator, küstah bir eda ile sorar: "Girit'i bize kaça satarsınız?" Paşa, selis Fransızcası ile şu kısa cevabı verir: "Aldığımız fiyata." Girit, Osmanlı'nın fethettiği topraklar arasında en çok kan dökülerek alınmış; yani çok ağır bedeller ödenerek kazanılmış bir toprak parçasıdır.
Dönemin "vatansever"leri, Cumhuriyet'in anti-emperyalist sağcıları ve solcuları içlerinde Fuad Paşa'nın da yer aldığı Tanzimat devlet adamlarını "hain" olarak nitelerler. Bu diplomat paşaların sefaretlerden aldıkları talimatlarla hareket eden şahsiyet ve ahlâk yoksunu kişiler olduklarını ileri sürerler. Halbuki 19. asırda kendi ordusu ile güvenliğini sağlayamayan Osmanlı Devleti, hainleri bir kenara bırakın, beceriksiz devlet adamları tarafından bile üstesinden gelinemeyecek zor şartlardan geçmektedir. Hain olarak nitelenen o dönemin diplomasi dehaları, ülkeyi çok büyük badirelerden geçirmişlerdir. Tarihimizde adının önüne "hain" unvanı konulan bir donanma komutanımız da var: Hain Ahmet Paşa. 1839 yılında II. Mahmud'un vefatı üzerine sadaret mührünü ele geçiren Hüsrev Paşa'dan korkarak, yani siyasî sebeplerle donanmanın tamamını savaş halinde olduğumuz Kavalalı Mehmet Paşa'ya teslim ettiği için bu unvan ile anılmaktadır.
|