09.02.2010, Sal

Anasayfa

Zaman'ım

Multimedya

E-Zaman

Seri İlanlar

  Gündem
  Ekonomi
  Politika
  Spor
  Dış Haberler
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Röportaj
  Yazarlar
  Yorumlar
  Dizi - İnceleme
  Çizgi Yorum
  Kürsü
  Aile Sağlık
  Bilişim
  Otomobil
  Şehir Haberleri
 
 
 

LİNKLER

TODAYS ZAMAN
AKSİYON
CİHAN
STV
S HABER
MEHTAP TV
EBRU TV
BURÇ FM
Yorumlar
İki siyah leke ve mea culpa
ki siyah leke... Yerde boz renkli toprağın arasına karışmış yeşil ot parçaları. Öndeki, toprağa kapaklanmış yaşsız bir çocuk. Beş mi, yedi mi, on mu? Yaşı ne tayin eder ki? Arkada nihai anı kollayan bir akbaba... Sabırlı. Genetik kodlarına yazılı içgüdüsüyle beklemesini biliyor.

Kâğıdın, ışığın, merceğin, arkasındaki insan gözünün tuhaf bileşiminden teşekkül eden bir fotoğraf üstünde iki kara leke. Biri dermansız bacakları üzerinde duramayan, açlığın uğursuz elinin can soluğunu soğurduğu küçük bir çocuk, diğeri risksiz avlarının ardında zaman bıçağını kullanan savanların fırsatçı yırtıcı kuşu... Fotoğrafçı bu arada ne yapıyor dersiniz? Bu "muhteşem" resmi çekip gidiyor mu? Belgeselciler gibi, doğaya müdahale etmemek gerek mi diyor? Çocuğun akıbetindeki belirsizlikten onu anlıyoruz. Doğa? O çocuk doğanın bir parçası demek ki.

Yıl 94 ama ne önemi var, çocuk gibi fotoğrafın da yaşı yok. Fotoğraf gösterdiği anla birlikte artık tarihsiz bir anlatı. Fotoğrafın öncesi uzun bir hikâye, sonrası ise kısacık olmalı. Sonrasını düşünmeye başladığınızda insanlığınızın duvarına tosluyorsunuz.

Fotoğraf Somali'de Birleşmiş Milletler'in yardım kampının birkaç kilometre ötesinde çekilmiş. Fotoğrafçı Kevin Carter, bu fotoğrafıyla Pulitzer ödülü almış. Herhalde şık bir salonda ödül verilirken bu fotoğraf duvara yansıtılmış, bol bol alkışlanmıştır. -Öyle olur. Gözyaşları dökülür, insan olduğumuzun ölümsüz delili merhamet bir iç çekişle birlikte aşikâr kılınır ve hayat devam eder.- Carter ise Somali'de gördükleri dolayısıyla içine girdiği depresyondan kurtulamayarak üç ay sonra intihar etmiş. Carter belki -gecikmiş bir şekilde- kendi bedenini fırlatmak istemiştir akbabanın önüne, belki yaşatmak için yaşama kapılarında yorgun ve çaresiz kaldığı bir anda, bu son teselli sığınağına çekilmek istemiştir. Miş miş miş...

Fotoğrafı gördüğüm anda bakıp geçmiştim, sonra dönüp yeniden baktım, sonra yeniden. Biraz sonra başka işlerle uğraşırken fotoğrafın uğursuz bir kara leke gibi hafızama yerleştiğini anladım. Her türlü işi bırakıp yeniden fotoğrafa döndüm. BM görevlileri, bu fotoğrafın ardından çocuğu aramışlar. Fotoğraf bize bakmayan, bize bakamayacak olan o çocuğu anlatıyor. Adı bilinmedik, adı olmayan, Somali denilen ülkede üzerine bastığı, hayır hayır üzerine yıkılmak üzere olduğu toprakla arasında sadece ton farkı olan o çocuğu... Somali'de açlıktan on binlerce insanın öldüğünü biliyoruz. "Bilgi"! Bilgi ne işe yarar, sayılara çevrilmiş bu bilginin bize söylediği ile fısıldadığı arasındaki farkı anlamak için bilgiden ötesine ihtiyacımız var. Peki, teselli bulalım, on binlerce insan ölmüş, açlıktan, evet açlıktan insanlar ölebiliyor, bu çocuk da o sayıya dâhildir herhalde. Buyurun bir parça rahatlayalım, o fotoğraftaki leke şimdi on binlerin içinde küçük bir nokta. Bir kişi öldüğünde dramatik olan etki, on binler telaffuz edildiğinde kendini tekrarlayan bir bıkkınlıkla yok mu oluyor acaba? Sayıların bolluğu hepimizi seyircisi olduğumuz bir savaşın ön cephesindeki doktor durumuna mı getiriyor? Elbette vicdanımız var, ama bütün sedyeler dolu, bütün kollar ve bacaklar kopuk, her yerde son nefesini verenler. O doktor nasıl ölenlere yabancılaşıyorsa biz de öylece "on binlerin" telaffuzundaki yabancılaştırıcı etki ile fotoğrafa karşı bir emniyet mesafesine çekilebiliriz. On binler sözü, o insanları "birey" olmaktan çıkartıp, birbirinden farkı olmayanların "türüne" dönüştürüyor. Hâlâ Afrika'da siyah derililer var değil mi, öyleyse hayat sürüyor dostum, o çocuk başkalarının derisi altında yaşıyor ve bizi, hepimizi masumlaştırıyor.

Zihni egzersizler gerçeğin üstünü örtebilir mi? Çıplak gerçeğin yerine kelimeleri koyabilir miyiz? Dünyanın bütün dil dağarını terazinin bir kefesine koyuyorum, diğer kefeye de o çocuğa uzatılacak bir bardak sütü, bir dilim ekmeği, bu kefe ağır basıyor. Arka plandaki topraktan kulübeleri görüyor musunuz? Onlar yoksulluğun en uzak ucunda duran karanlığın fenerleri. Yokluğun, yoksulluğun meşum habercileri. Belki evi oralarda çocuğun. Ama evle çocuk uzak diyarlara savrulmuşlar. Annesi diyorum, sağ olsaydı gözyaşlarıyla, kanıyla beslerdi çocuğunu. Babası, böylesi bir ölümle elbette baş edecek bir hayatla kucaklardı onu.

Fotoğrafa dokunuyorum. Yılları ve mesafeleri aşamam çocuk. Yine de bu beni kurtarmıyor. Seni böylesine diz çöktüren hikâyeyi bilmem beni kurtarmıyor. Evet, senin ülkeni sömürdüler, senin atalarını köle yaptılar, vurdular, öldürdüler, topraklarını talan ettiler, emeğini kanla, ateşle kendi ekmeklerine katık yaptılar. Senin tarihin zincirlerin, esaretin, en acımasız sömürünün tarihi... Bugün orada bir lokma ekmekten yoksun öylesine yıkılmanın nedeni topraklarının bereketsizliği, senin yol yöntem bilmemen değil. Sen atalarından zorla çalınmış bir geçmişin bedelini ödüyorsun. O akbabadan çok daha önce senin ülkene yırtıcı pençeleri ve gagaları, askerleri, topları, tüfekleri olan başkaları geldiler. Onlar bu akbabadan daha zalimdiler. Akbaba bekliyor, onlar beklemediler. Sen bunları bilmiyorsun doğru, ben biliyorum, ama bunu bilmek beni kurtarmıyor çocuk. Sen orada öylece dururken ben yanında olmalıydım, bu küçük dünyada bir yerlerdeysem, soluk alıyorsam, elimde ekmeğim, sana koşacak gücüm varsa bunu yapmalıydım. Kimseyi suçlamıyorum, sömürgecileri bile, çünkü onların varlığı vicdanımın üstüne çektiğim perdeye dönüşmemeli, beni beraat ettirmemeli, masumiyetimi teminat altına almamalı. O fotoğrafı gördüğüm andan beri biliyorum ki, hiçbir mazeretle, gerekçeyle kaçamayacağım şekilde bu benim suçum. Mea culpa.

M. NACİ BOSTANCI
12 Mart 2008, Çarşamba

 YORUMLA
Bookmark and Share | Gönder  | Yazdır
 
YorumlarBölümündeki Diğer Başlıklar
 [Yorum - Sinan Oğan] Ermenistan, diasporaya 'Ülkeyi satmadık' mesajı veriyor
 [Yorum - Alin Ozinian] Türkiye, Ermenistan sınırının açılmasını istiyor mu?
 [Yorum - Yıldız Ramazanoğlu] Türkiye'de yerli çözüm mümkün mü?
 [Yorum - Dr. Ümit Kardaş] Hakiki bir cumhuriyet hakiki bir demokrasi için
 [Yorum - Hilmi Yavuz] 'Sol-Ulusalcı' faşizmin tarihsel kökenleri üzerine bir deneme
 [Yorum - Nevzat Bayhan] Hâlâ 'yoz'laşmak istiyor muyuz?
 [Yorum - Muhammed Celal Numan] İKT'nin düşünce kuruluşları açılımı
 EMASYA sonrası da önemli
 Bir 'iç tehdit'e Amerikan cevabı2
 Yerli ve yabancı oryantalistlerin göremediği...
 [Yorum - Atilla Yayla] Kahraman bakkal süpermarkete karşı mı?
 [ABD 1933] Bir 'iç tehdit'e Amerikan cevabı1
 [Yorum - Doç. Dr. Hamza Al] Askerin politik ve bürokratik gerçeklik yanılgısı
 [Yorum - Didier Billion] Afganistan: Başını kuma gömen devekuşu stratejisi
 [Yorum - Eser Karakaş] İddia olmayan gerçekler
 [Yorum - Dr. Fahrettin Sümer] Afganistan'da çözüm arayışları sürüyor
 [Yorum - Jan Egeland] Haiti'den çıkarmamız gereken ders
 [Yorum - M. Naci Bostancı] Hepimize dokunan o acıklı haberler
 [Yorum - Herkül Millas] Darbe döneminden müdahale dönemine
 [Yorum - Sami Suruş] Türkiye'nin AB yolu içeriden geçiyor
 [Yorum - Prof. Dr. Garip Turunç] Nehir, yeni bir Türkiye'ye doğru akıyor...
 [Yorum - Etyen Mahçupyan] Darbenin rasyonalitesi
 [Yorum - Muhammed Ahmed El Huni] Yemen savaşa ve kaosa değil, kalkınma ve inşaya muhtaç
 [Yorum - Prof. Dr. Onur Bilge Kula] 'Kültür sorunlarımıza' bir başka bakış 2
 [Yorum - Süleyman Seyfi Öğün] Müsademe-i efkardan barika-i hakikati ummak

                                 

Copyright© 1995-2010 Feza Gazetecilik A.Ş.


bilge1