 |
|
| CHP'deki kriz Sarıgül'le aşılır mı? |
|
|
|
Parti içi muhalefetin de CHP'nin ve Türkiye'nin temel meselelerine ilişkin esaslı bir program ortaya koyamaması, CHP'ye ilişkin ümitleri neredeyse söndürdü. Kurultayı takiben muhalefet kanadında yer alan iki milletvekilinin CHP'den istifa ederek, AKP'ye katılmaları bu görüntüyü pekiştirdi. Baykal ise bu durumu parti içi muhalefeti zora sokmak ve tartışmaya AKP'yi de sokarak üzerindeki tazyiki azaltmak için canhıraş bir şekilde kullanmak istedi. Basındaki Baykal dostları, yeminli AKP düşmanları ve siyasetçileri kötülemek için hiçbir fırsatı kaçırmak istemeyenler de tartışmayı bu yöne çekmek istediler. Bu vadide AKP de eleştiriyi hak etmiyor değil, ancak unutulmaması gereken husus, Baykal'ın, partiyi ve kendisini AKP'nin bölünüp parçalanacağı iddiasıyla ayakta tutabilirken artık bu iddiayı kullanamayacak bir pozisyona düşmüş olmasıdır. İkinci olarak, CHP'den istifa eden neredeyse ona yakın milletvekilinin Baykal ve ekibi tarafından seçilerek milletvekili yapıldığı gerçeğidir. Baykal bu milletvekillerinin AKP'ye geçmesi bahsiyle yetinmeyerek, akla hayale gelmeyen birtakım komplo teorileriyle halen partide bulunan muhalif milletvekillerini, ABD ajanlığı ve şantajla suçladı. Hiçbir delil sunmadan ve isim vermeden bütün milletvekillerini zan altında bırakan bu ithamlar, CHP'de siyasetin tiksindirici bir mahiyet aldığını gözler önüne koydu. Baykal ise bir parti genel başkanı gibi, hatta bir hizip başkanı gibi bile değil, komitacı bir şef gibi hareket ettiğini kendi ağzından cümle aleme ispat etmiş oldu. Bu tartışmalardan sonra CHP, kendi sahipleri tarafından kıymeti düşürülen ve müşterilerin kaçırıldığı, işe yaramaz ve bakalım bu kışı çıkarabilecek mi diye şüphelenilen bir "yılkı atı"na döndü. CHP'nin bu kriz döneminde, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül'ün CHP genel başkanlığa adaylığını ilan ettiği Sivas gezisi, kamuoyunda büyük bir ilgi gördü. CHP genel merkezi ise, kurduğu "tahkikat komisyonu" marifetiyle bu geziyi takip ederek, Sarıgül'ü ve diğer muhalifleri ihraç tehdidini Demokles'in kılıcı gibi sallamayı tercih etti. Sarıgül, Şişli'de yakaladığı % 70 oyun verdiği özgüvene karşılık, CHP'nin giderek ümitsizliğe kapılması üzerine kamuoyu desteği ve baskısıyla delegeyi ve genel başkanlığı teslim almak istediğini bu gezide ilan etti. CHP içindeki elitizmi eleştiren ve kendisini halk çocuğu olarak takdim eden Sarıgül, halkın değerleriyle barışık bir CHP'li profili çizerek, CHP'nin ihtiyacına cevap verebileceğini düşünüyor. Fakat ne Türkiye'nin ne CHP'nin problemleri bu kadar basittir. CHP'yi tarihi ve ideolojisiyle hesaplaşıp özgürlükçü bir sol çizgiye oturtma iradesi ve kabiliyeti olmayan bir liderin, herhangi bir başarı şansı yoktur. Zaten bu devasa iş, bir liderle değil ancak formda bir kadroyla yapılabilir. Bu bakımdan Mustafa Sarıgül'ün başarı şansı olduğu söylenemez. Geçtiğimiz hafta Zaman gazetesinde Nuriye Akman'a verdiği mülakatta Sarıgül'ün performansı da, bu yönde oluşan kanaati pekiştiriyor.CHP bakımından dikkat çekici bir gelişme de, Kemal Derviş'in eskiden beri dile getirdiği eleştirilerini daha net bir şekilde ve yüksek sesle söylemeye başlamasıdır. Derviş'in CHP ve sol içindeki statükoyu sarsıcı konuşmaları, artık daha çok etki yaptığından sadece CHP içindeki statükocular değil, güya CHP dışında yer alan basın yayındaki statükocular da kendisine ağır bir şekilde saldırmaya ve kendisini hedef göstermeye başladılar. Özellikle türban hakkındaki özgürlükçü tavrı, bu kesimleri kelimenin tam manasıyla çileden çıkarıyor. Bu tepki, CHP'nin kültürcü, seçkinci ve otoriter tavrının tipik refleksinden başka bir şey değildir. Üstelik artık bu tavırla ne Türkiye'ye ne dünyaya bir şey vaat etmek mümkün değildir. Baykal'a yakın duran CHP milletvekili Güldal Okuducu'nun türban yasağını tasvip etmeyenleri CHP dışına davet eden sert ve nobran açıklaması da bu bakımdan kayda değerdir. Derviş'in bunlarla polemik yapmak yerine, tezlerini anlatmaya devam etmesi ve vaktiyle 1950'den sonra İsmet Paşa'nın telaffuz ettiği altı oktan vazgeçebiliriz düşüncesini artık hayata geçirmesi gerekiyor. CHP'deki sular temmuz ayı içindeki DSP kongresiyle yeniden dalgalanacak, CHP, Derviş'in deyişiyle "başbuğ partisi" olmayı tercih ederse "yılkı atı"nı, bu kış zor günler bekliyor demektir. Bu kışı atlatsa da artık ne bineğe ne arabaya ne de sabana koşulacak hali kalmayacak ve arayış CHP dışına kayacaktır. Belki de doğru olanı budur. |
|
|
|
|
Parti içi muhalefetin de CHP'nin ve Türkiye'nin temel meselelerine ilişkin esaslı bir program ortaya koyamaması, CHP'ye ilişkin ümitleri neredeyse söndürdü. Kurultayı takiben muhalefet kanadında yer alan iki milletvekilinin CHP'den istifa ederek, AKP'ye katılmaları bu görüntüyü pekiştirdi. Baykal ise bu durumu parti içi muhalefeti zora sokmak ve tartışmaya AKP'yi de sokarak üzerindeki tazyiki azaltmak için canhıraş bir şekilde kullanmak istedi. Basındaki Baykal dostları, yeminli AKP düşmanları ve siyasetçileri kötülemek için hiçbir fırsatı kaçırmak istemeyenler de tartışmayı bu yöne çekmek istediler. Bu vadide AKP de eleştiriyi hak etmiyor değil, ancak unutulmaması gereken husus, Baykal'ın, partiyi ve kendisini AKP'nin bölünüp parçalanacağı iddiasıyla ayakta tutabilirken artık bu iddiayı kullanamayacak bir pozisyona düşmüş olmasıdır. İkinci olarak, CHP'den istifa eden neredeyse ona yakın milletvekilinin Baykal ve ekibi tarafından seçilerek milletvekili yapıldığı gerçeğidir.
Baykal bu milletvekillerinin AKP'ye geçmesi bahsiyle yetinmeyerek, akla hayale gelmeyen birtakım komplo teorileriyle halen partide bulunan muhalif milletvekillerini, ABD ajanlığı ve şantajla suçladı. Hiçbir delil sunmadan ve isim vermeden bütün milletvekillerini zan altında bırakan bu ithamlar, CHP'de siyasetin tiksindirici bir mahiyet aldığını gözler önüne koydu. Baykal ise bir parti genel başkanı gibi, hatta bir hizip başkanı gibi bile değil, komitacı bir şef gibi hareket ettiğini kendi ağzından cümle aleme ispat etmiş oldu. Bu tartışmalardan sonra CHP, kendi sahipleri tarafından kıymeti düşürülen ve müşterilerin kaçırıldığı, işe yaramaz ve bakalım bu kışı çıkarabilecek mi diye şüphelenilen bir "yılkı atı"na döndü.
CHP'nin bu kriz döneminde, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül'ün CHP genel başkanlığa adaylığını ilan ettiği Sivas gezisi, kamuoyunda büyük bir ilgi gördü. CHP genel merkezi ise, kurduğu "tahkikat komisyonu" marifetiyle bu geziyi takip ederek, Sarıgül'ü ve diğer muhalifleri ihraç tehdidini Demokles'in kılıcı gibi sallamayı tercih etti. Sarıgül, Şişli'de yakaladığı % 70 oyun verdiği özgüvene karşılık, CHP'nin giderek ümitsizliğe kapılması üzerine kamuoyu desteği ve baskısıyla delegeyi ve genel başkanlığı teslim almak istediğini bu gezide ilan etti. CHP içindeki elitizmi eleştiren ve kendisini halk çocuğu olarak takdim eden Sarıgül, halkın değerleriyle barışık bir CHP'li profili çizerek, CHP'nin ihtiyacına cevap verebileceğini düşünüyor. Fakat ne Türkiye'nin ne CHP'nin problemleri bu kadar basittir. CHP'yi tarihi ve ideolojisiyle hesaplaşıp özgürlükçü bir sol çizgiye oturtma iradesi ve kabiliyeti olmayan bir liderin, herhangi bir başarı şansı yoktur. Zaten bu devasa iş, bir liderle değil ancak formda bir kadroyla yapılabilir. Bu bakımdan Mustafa Sarıgül'ün başarı şansı olduğu söylenemez. Geçtiğimiz hafta Zaman gazetesinde Nuriye Akman'a verdiği mülakatta Sarıgül'ün performansı da, bu yönde oluşan kanaati pekiştiriyor.
CHP bakımından dikkat çekici bir gelişme de, Kemal Derviş'in eskiden beri dile getirdiği eleştirilerini daha net bir şekilde ve yüksek sesle söylemeye başlamasıdır. Derviş'in CHP ve sol içindeki statükoyu sarsıcı konuşmaları, artık daha çok etki yaptığından sadece CHP içindeki statükocular değil, güya CHP dışında yer alan basın yayındaki statükocular da kendisine ağır bir şekilde saldırmaya ve kendisini hedef göstermeye başladılar. Özellikle türban hakkındaki özgürlükçü tavrı, bu kesimleri kelimenin tam manasıyla çileden çıkarıyor. Bu tepki, CHP'nin kültürcü, seçkinci ve otoriter tavrının tipik refleksinden başka bir şey değildir. Üstelik artık bu tavırla ne Türkiye'ye ne dünyaya bir şey vaat etmek mümkün değildir. Baykal'a yakın duran CHP milletvekili Güldal Okuducu'nun türban yasağını tasvip etmeyenleri CHP dışına davet eden sert ve nobran açıklaması da bu bakımdan kayda değerdir. Derviş'in bunlarla polemik yapmak yerine, tezlerini anlatmaya devam etmesi ve vaktiyle 1950'den sonra İsmet Paşa'nın telaffuz ettiği altı oktan vazgeçebiliriz düşüncesini artık hayata geçirmesi gerekiyor. CHP'deki sular temmuz ayı içindeki DSP kongresiyle yeniden dalgalanacak, CHP, Derviş'in deyişiyle "başbuğ partisi" olmayı tercih ederse "yılkı atı"nı, bu kış zor günler bekliyor demektir. Bu kışı atlatsa da artık ne bineğe ne arabaya ne de sabana koşulacak hali kalmayacak ve arayış CHP dışına kayacaktır. Belki de doğru olanı budur. ZAMAN
|
| DR. MURAT YILMAZ / SİYASET BİLİMCİ |
| 19 Temmuz 2004, Pazartesi |
|
|
|
|
|