|
Banyoya yönelen arkadaşlarına içeriden seslenir: 'Daha ölmedim.' Fakat banyodan uzun süre yine ses gelmez. Arkadaşları endişelenip seslenirler. Cevap alamayınca kapıyı açarlar: Bu kez ölmüştür. 1977'de ölmesine rağmen eserleri hâlâ en çok okunan yazarlarımızdan; üzerinde en çok konuşulan, fikirleri en çok tartışılan edebiyatçılarımızdan biri. Otuz bir yıl geçti ölümünün ardından. Bir insan ömrü için uzun sayılabilir bu; ama devletler, milletler için o kadar kısa ki! Buna rağmen, neler neler sığdı bu senelere. Her an bir Korkuyu Beklerken, Tehlikeli Oyunlar yaşadı bu ülke, Tutunamadı bir türlü; ne gerçek anlamdaki bir demokrasiye, ne insan haklarına, ne özgürlüğe: Biri modern, öteki postmodern iki darbe yaşadı. Her ikisinden de ağır yaralı olarak çıktı, yoluna devam etmeye çalışıyor şimdilerde...
BATI İLE DOĞU'YU BİRBİRİNE EKLEMLEYEN YAZAR
Ama o günden bugüne iyi şeyler de oldu. Hiç dokunulmaz denilen yığınla ön yargı yerle bir edildi; insanların telaffuz etmekten bile çekindikleri bazı kavramlar günlük hayatımızın bir parçası haline geldi... Soğuk Savaş dönemine özgü ben-öteki duruşlar arasındaki katı sınırlar ortadan kalktı en azından; ciddiyetten kırılan resmi söylemler Oğuz Atay metinlerinde olduğu gibi, tıpkı onun ironik şekilde dile getirdiği gibi bir bir terk edildi. Ne diyordu Oğuz Atay: "Ülkemiz büyük bir oyun yeridir. Her sabah uyanınca, biraz isteksiz de olsak, hepimiz sahnenin bir yerinde, bizi çevreleyen büyük ve uzak dünyanın sevimli benzerini kurmak için toplanırız. Küçük topluluklar olarak, birbirimizden bağımsız davranarak ve birbirimizi seyrederek günlük oyunlarımıza başlarız." Üzerimize ne oyunlar oynandı da seyretmedik mi yıllarca? İdeolojik, etnik, bölgesel, mezhebe dayanan sayısız oyunlarla enerjilerini boşa harcamadı mı bu ülkenin insanları, gençleri? Senaryosu başkalarınca yazılıp elimize teslim edilmiş oyunları, birbirimizden habersizce ama aynı amaca hizmet ettiğini yıllarca sonra fark ettiğimiz oyunların başrol oyuncusu, yardımcısı, figüranı olarak hakkını vermedik mi bu oyunların ve bu arada elindeki bir gazete için düşman olmadık mı aynı mahalledeki insanlara, okuduğu kitaptan dolayı surat asmadık mı, 'koşul' yerine 'şart', 'olasılık' yerine 'imkan' dediği için yaftalamadık mı pek çoğunu, bir bezin peşine düşüp yıllar, on yıllarca hep aynı nakaratı söylemedik mi 'başörtüsü sorunu' diye? Neler, neler yoktu ki bu oyunun içinde? Biz, elimizdeki çomağı ötekinin, öteki dediğimiz arkadaşımızın, eşimizin dostumuzun gözüne sokarken birileri kenarda oturup kıs kıs gülmedi mi halimize? Hatta bazen gülmedik mi ağlanacak halimize? Bu biz değil miydik?
Biz değil miydik, Ortadoğu'da kan, barut kokarken komedi filmleri seyreden; biz değil miydik Avrupa'nın orta yerinde, Bosna'da yarım milyon insan ölürken ekrandan atılan şutu görünce 'gool!' diye ayağa fırlayıp gözü yerinden fırlayan? Ve bu insanlığın ölümü değil miydi sizce? Üstelik bunu, bu çelişkiyi ilk haber veren o olmadı mı yıllar öncesinden, bugünleri görmüşçesine arifane bir yaklaşımla? Şöyle diyordu Oğuz Atay Tehlikeli Oyunlar'ında: "Nihayet insanlık da öldü. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur." Şaşılacak olansa, 'insanlıktan payı olanlar'ın onun ölümünü nasıl seyrettikleri, ölümüne nasıl katlandıkları; dahası, 'insanlığın ölümü'nü hızlandıran, ondan nasibini alanların, paylarını almayanlar kadar cesur olmayışlarıdır; gidişatı görüp işine daha fazla sarılmak yerine ümitlerini kaybedip köşelerine çekilmeleridir.
Oğuz Atay'ın Soğuk Savaş dönemindeki klişe kavramları hem edebiyatımızdan hem de düşünce hayatımızdan nasıl sulandırıp bir çırpıda tarihin çöplüklerine gönderdiği sorusu akıllara takılır arada bir. Bu yeni tarzı, bu yeni bakış açısını, üslubu nereden almıştır denir. Kimi onun eşsiz edebiyat dehasına yorar başarılarını, kimi içinde bulunulan şartların zorlamasına, kimi Türkiye dışındaki gelişmelere. Kuşkusuz, bunların hepsi yan yana gelmese bugün ne Oğuz Atay bu kadar değerli ne Türk edebiyatının çizgisi bu noktada ne de içinde bulunduğumuz süreç böyle olurdu. Oğuz Atay'ın 1960'lı yıllar Türkiye'sine Virginia Woolf'un Mrs. Dalloway'i ile Deniz Feneri'nin ustaca kurgusunu, bilinç akışı tekniğini, James Joyce'un Ulysses ile Finnigan's Wake'inin kendine özgü, bir kişilik dil ve üslubu ile zaman anlayışındaki esnekliği, göreliliğini; Vlademir Nabokov'un Solgun Ateş ile İnfaza Çağrı'sının biçimsel özelliklerini; Robert Musil'in Niteliksiz Adam'ının hangi işe elini atsa elinde kalan, baştan sona mükemmellikten uzak, yarım yamalak yaşanmışlıklar ile 'tutunamama' reflekslerini; Franz Kafka'nın Dava ile Şato'sunun modernizme ait bürokrasi anlayışlarının, kapalı, dört duvarla çevrili, loş ışıklı devlet dairelerinin insan üzerinde yarattığı derin, sarsıcı, dudak uçuklatıcı etkisini getirip hediye ettiği; bütün bu tarzların muhteşem bir karışımından kendine özgü, yeni, yepyeni bir tarz ve üslup geliştirdiği gerçeğini kim inkar edebilir? Ama Oğuz Atay romanının ve düşünce dünyasının Türkiye'ye kattıkları sadece bundan mı ibarettir? Değil elbette. Oğuz Atay, 1960'lı yıllardan itibaren dünyadaki değişimi ilk fark eden, fark etmekle kalmayıp o değişimi bir ucundan tutup Türkiye'ye montajlama gayreti gösteren nadir edebiyatçılarımızdandır. Modern dünyanın sonu ile postmodern dünyanın başlangıcına özgü kalın ve ince bütün kırılmaların izini sürmenin romanlarıdır bu anlamda Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar. Cemil Meriç'in Bu Ülke'sinde döne dolaşa anlattığı, kendi ifadesiyle 'hastalıklı', 'çılgın sevgilerin ve şuursuz kinlerin emzirdiği iki ifrit' olan sağ ve sol kavramlarını 'ti'ye almakla kalmayıp kavramlara takılmanın çok ötesi ve üstüne çıkarak sadece insanî değerlerin oluşturduğu bir atmosferin hikayesini yazmıştır Oğuz Atay. Postmodern değişimi ıskalamamakla kalmamış, ona doğrudan katkı sunmuş ilk yazarlarımızdan biridir Oğuz Atay. Tutunamayanlar romanı başta olmak üzere; Tehlikeli Oyunlar, Bir Bilim Adamının Romanı, Korkuyu Beklerken ve Oyunlarla Yaşayanlar'da, hatta 'günlük'lerinde hep Batı'ya Doğu'yu eklemleyen, Doğu'nun eklemlerinden yeni bir Batı çıkarmaya çalışan çok sesli, çok bakış açılı, çok uçlu, çok kültürcü bir tavır görürüz onun metinlerinde. Bir yanda Napolyon varsa, öte yanda Dalai Lama vardır; bir yanda Seine varsa, öte yanda Ganj; bir yanda Hıristiyanlık varsa öte tarafta İslamiyet, bir yanda modernizm varsa öteki yanda klasik değerler vardır. Batı'ya ait bir kavram, söylem, duruş göründüğünde okuyucu bilir ki hemen ardından Doğu'ya ait bir yenisi gelecektir.
|