Mustafa Kutlu’danyeni bir hikâye

MUSTAFA KUTLU
MUSTAFA KUTLU
HABERLER KİTAP ZAMANI
5 Şubat 2014, Çarşamba

Mustafa Kutlu, başından beri neyi hikâye etmişse onu anlatabilmenin estetik dilini bulmak için zihnini serbest bırakabilmiş bir yazar; yeni kitabı Nur’da da okurunu hayal kırıklığına uğratmıyor. “Anlatmanın hünerleri”nin sergilendiği bir Mustafa Kutlu kitabı daha...

NUR, MUSTAFA KUTLU, DERGÂH YAYINLARI, 207 SAYFA, 12 TL

Türkiye’den başka gerçekçiliğin bu kadar uzun sürdüğü bir ülke daha ararsanız, yolunuzu Latin Amerika ülkelerine çıkarmanız gerekir. Uruguaylılar, Şilililer, Perulular gerçekçilik konusunda sosyalizme gönül vermiş bizim “mütedeyyin” yazarlarımız kadar olabilirler mi bilemiyorum. Ama Uruguaylı Eduardo Galeano’nun gazeteci haliyle, gerçekçilik konusunda değilse bile sosyalizm konusunda Avrupalı entelektüellerin cümlesini peşine taktığını herkes kadar ben de biliyorum. Peki, bu iyi bir şey mi? Meselemiz, futbola ilişseydi bir Uruguaylının Avrupalıları geçmesi hem tabii hem de iyi bir şeydi. Ama meselemiz edebiyat, sanat ve siyaset olunca Avrupalıların çoktan terk ettiği bir şeyi, yani gerçekçiliği bir Uruguaylının, Türkiyelinin hâlâ sürdürüyor olması, izah için spor terimlerine, dinsel motiflere başvurmayı gerektiriyor. Evet, doksan dakikası mağlubiyetle biten maçın uzatmada değişen sonucuna gelelim: Türkiyeli sosyalistlerin yarım asırdan fazla bir zamandır gerçekçilik saplantısıyla kabzettikleri roman ve hikâyemiz, sonunda bizim roman ve hikâyemiz olabiliyor: Kendimize yaklaşmanın galibi ve mağlubuyuz.

Gerçekçilik bu kadar kötü mü?

Edebî bir eserde gerçekçilik bu kadar kötü mü? Bence akla gelen bu soru kötü. Ama bizim aklımıza hep böyle sorular gelmiş nedense. Sosyalizm, daha 1930’lardan başlayarak Türkiyeli aydınların ufku haline gelmiş. 1940’lı yılların hikâye ve romancıları, ülke gerçeklerini anlatıp halkı uyarabilirlerse devrim olabileceğine hükmettirilmiş. O yıllarda bir tek Sabahattin Ali var, meseleye edebiyatın irtifasından bakan. İşler onun “Köpek” hikâyesinde anlattığı gibi dönüyor zaten: Hali vakti yerinde bir zat, kokot eşi ve kokona kayınvalidesi kırlık bir yerde köpekleri eşliğinde sürüsünü otlatan bir çobana denk gelirler. Hanım çobanı merak etmiştir. Nasıl bir yaratıktır acaba? Çobanla bir şeyler konuşurlar ama bir türlü ortak bir dil bulamazlar. Bizim hali vakti yerinde bey de hanımı da kızgın, yolu tozutarak ayrılırlar. Yamaç boyunca onları havlayarak takip eden köpekten hınçlarını -ne ise bu hınç- alırlar. Bey tabancasını çeker, nedensiz yere köpeği vurur. Hınç bellidir aslında. Anadolu insanının “gerçeği” ile onların gerçeği bambaşkadır. O, onları anlamamaktadır. Onu değiştirmek bir türlü mümkün olamamaktadır. Laikleri, yetersiz ve dengesiz beslenerek Fransa’dan; sosyalistleri, talimatlar alarak Rusya’dan kendine bir “anlatı gerçeği” çizen Türk roman ve hikâyecisinin yapmacık, kopya, kartondan varoluşçuluğu ile katı, asık suratlı, birbirinin aynı gerçekçiliği işte aynen böyle ilerleyip 1950’lere gelir. Varoluşçular sessizleşir sonra, sosyalist gerçekçiler fırtına gibi eser. Gerçekçilik yegâne anlatım yöntemidir artık. Eleştirmenler, akademisyenler bu görüştedir. Müşahit bakış açısı olacak, olumlu kahramanlar yaratılacak, yazar konusuna mesafe koyacak ama ideolojik tavır belli edilecek; ha bir de devrimci romantizmin dozuna aman dikkat... Konular Rusya’dan, formül Rusya’dan, yazarlar Türkiyeli ama yazılanların bir karşılığı yok. Mahmut Makal 1950’de Bizim Köy’ü yayımlıyor ama okuyanlar CHP’li bürokratların kentli, küçük burjuva çocukları. Ali’nin çobanınınsa umurunda değil onların, kendisininmiş gibi anlattıkları gerçekleri.

    1962’de Turgut Uyar Tütünler Islak’ını “Bütün mümkünlerin kıyısında” diye sunduğunda, günün sosyalistleri kıyısında olunan şeyin “devrim” olduğunu sanıyordu. Menderes’in sonu gelmişti, öyle ya… Oysa gerçek basitti: Tekel’in ürettiği sigaraların tütünleri o günlerde ıslaktı. O kadar… Şiirsel bir gerçeklikti bu. Ve bu türden bir gerçekliği anlatmanın bin bir yolu vardı. Gerçekçilik olsa olsa onlardan biriydi. Bunu o yılların edebiyat ortamına anlatma imkânı yok değildi ancak, şiir için var olan bu imkân, hikâye ve roman için kalmamıştı. Kemal Tahir Osmanlı’ya sempati mi duydu, Osmanlı’ya hücum derhal tazelenirdi sözgelimi. Oğuz Atay görmezden gelinirdi. Tarık Buğra’nın gerçekçiliği bir ideoloji olarak değil sadece bir anlatım biçimi olarak görmesinin elde ettiği “başarı” bile 1960’lar, 1970’ler boyunca bir anlam ifade etmedi bizim “mütedeyyin” sosyalist gerçekçilere. Hikâye ve romanımız sosyalizm ideolojisinin edebiyatın uzamında hem orağı hem de çekici gibi işleyen gerçekçilik anlayışı yüzünden devrim umudunun çekilen suyunda, balçıktan bir Marx heykeli gibi kalakaldı.

Anlatmanın eski ve yeni hünerleri

Mustafa Kutlu’nun bir hikâyeci olmanın ötesine geçen serüveni bana kalırsa, bu balçıktan gerçekçilik heykeline dönüp bakmamasıyla ilgilidir. Kutlu, başından beri her neyi hikâye etmişse onu anlatabilmenin estetik dilini bulmak için zihnini serbestçe düşünmeye bırakabilmiştir. Bu nedenle de hikâyelerindeki anlatım teknikleri, anlatılması murat edilene göre kendini belirler. Samuray’ın kılıcında yazdığı gibi: “Savaşmanın eski ve yeni hünerlerine sahip olan savaşçıya aidim.” der onun hikâyeleri. Anlatmanın eski ve yeni hünerleri Kutlu’da cem olmuştur. Bunun ne kadar değerli bir şey olduğunu bilenler bilir. Okur, doğal olarak okuduğu hikâyeye odaklanacaktır. Bunda kınanacak bir şey yoktur. Nasıl odaklanılmasın ki… Hikâye güzeldir, hikâye kişileri güzeldir, mekânlar güzeldir, sorunlar, hastalıklar, dertler güzeldir. İnsan daralır, çünkü Allah’ın güzel isimlerinden biri “ed-Darr”dır. Sonra insan genişler ama gene daralabilir. Kutlu’nun anlattığı insanların yaşamı “bütün mümkünlerin kıyısında” değil, “bütün mümkünlerin ötesinde”dir. Mimarlar mimariyi aşmak ister. Mahpuslar dört duvarı aşmak ister; tıpkı yazarlarının kendi serüvenini aşmak istemesi gibi. Nitekim Kutlu, Dede Korkut anlatımını da kullanır, meddahınkini de. Bazen sanki bin yıl duraklar bir ânın üstünde, bazen de gideceği uzun yola en kestirmeden özetleyerek varmak ister.   

    Kutlu’nun son hikâye kitabı Nur’un azıcık da olsa ne konusunu ne de bir başka boyutunu buradan söylememeyi düşünerek yazmaya oturmuştum. Beni de bu gerçek, sabitkadem tutsun istedim. Niyetimi sanırım gerçekleştirdim. Biliyorum, Mustafa Kutlu’nun onu dikkatle okuyan ciddi, kaliteli bir okuru var. Ama isterim ki bu okur, Nur’u okurken kitabı okumanın edebi, insani zevkinden sonra, “kurtulmak için kurtarmak lazım” cümlesi üzerinden “kurtuluşun poetikası”na daha bir gayretle eğilsin. Vaktiyle sosyalistleri hapseden olgular değil belki ama bugünün Müslümanlarını başka başka olgular tutuklamak üzere. Kutlu Nur’da bu mahpusluktan çıkmanın ne çetin bir emek gerektirdiğini sadece sezdiriyor. Nur, bu uğurda nice dünyevi gayret içinde “mümkünlerin kıyısı”na biraz olsun yaklaşmak istiyor. Peki, ne için? “Bütün mümkünlerin ötesi”ne varmak için. Sanırım karıştırmamız gereken de bu: Ne, ne içindir? Nur’un, ihtidasından sonra onlarca mümine annelik eden Ayşe Şasa’ya misal bir kadın olduğunuysa, unutmamamız gerekenlere ekleyelim ki kadınlarımız Nur’u kendilerinden, kendilerini Nur’dan bilebilsin… 

YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
Sonraki Haber