KAPAT
KAPAT
BU SAYFA M. FETHULLAH GÜLEN HOCAEFENDİNİN SOHBET VE YAZILARI ESAS ALINARAK HAZIRLANMAKTADIR.
5 Şubat 2016, Cuma

Zalimlere meylederseniz ateş size de dokunur!

Cenab-ı Hak, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd, 11/112) buyurmak suretiyle Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şahsında Müslümanları istikamete çağırmıştır. Dolayısıyla, bu âyet-i kerimeyi, bize bakan yönü itibarıyla, “Ey mü'minler! Emrolunduğunuz gibi dosdoğru olun.” şeklinde anlamamız gerekir.

Aynı zamanda bu âyet-i kerimede Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) için bir tebcil ve bir iltifat vardır. Sanki Cenâb-ı Hak, kudret eliyle Resûl-i Ekrem'in ahlak-ı âliyesini okşayıp ona “dosdoğru ol” demektedir. Bu, olumlu ve güzel tavırlar ortaya koyan bir çocuğa, babasının, “Seni her zaman böyle dosdoğru görmek isterim.” demesi gibidir. Yoksa Efendiler Efendisi'nde -hâşâ ve kellâ- bir eğrilik varmış da, bu âyetle doğruluğa çağrılıyormuş şeklinde bir mülahazaya girmek kesinlikle doğru değildir. Zira Efendiler Efendisi'nin duygu, düşünce ve davranışları hep istikâmet üzere olmuştur. Dolayısıyla mezkûr ayet, O'nun hakkında “Her zaman bu güzel halinle kal!” manasına gelmektedir.

Ayrıca âyet-i kerimede, istikamet emredildikten hemen sonra taşkınlıktan sakındırmanın zikredilmesinde şöyle bir nükte vardır: İstikametini kaybeden bir insan yavaş yavaş taşkınlık, tuğyan ve dalâlete sürüklenir. Dolayısıyla imtihan yurdunda bulunan insanoğlu, her zaman bir taraftan istikamete çağrılırken diğer yandan da “zinhar taşkınlığa girme!” denilerek ikaz edilmelidir.

Zulmün Her Çeşidinden Uzak Durulmalı

Bir sonraki âyet-i kerimede ise, “Zulmedenlere küçük bir temayülle dahi olsa eğilim göstermeyin. Yoksa ateş size dokunur. Aslında sizin için Allah'tan başka hiçbir yardımcı ve sizi sahiplenecek hiçbir güç yoktur. Sonra O'ndan da yardım görmezsiniz.” (Hûd, 11/113) buyrularak, Müslümanlara, küçük bir meyille dahi olsa zalimlere asla meyletmemeleri gerektiği vurgulanıp zulme girenlerin içinde yer almaları yasaklanıyor. Zira işlenen zulümlere ve onların sahiplerine az dahi olsa meyleden bir insan hiç farkına varmaksızın yavaş yavaş onların sürüklendiği levsiyâtın içine düşebilir ki bu da bir yönüyle istikametten ayrılma demektir.

Esasında zulüm, Kur'an-ı Kerim'de çok geniş olarak ele alınmıştır. Mesela bu kelime, kâfir ve münafıkların yaptıkları haksızlık ve taşkınlıkları ifade için kullanıldığı gibi, bir kısım Müslümanların yaptıkları yanlışlıklar için de kullanılmıştır. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur: “İman edip imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte korkudan emin olma onların hakkıdır, doğru yolda olanlar da onlardır.” (En'âm, 6/82) Bu âyet-i kerime nazil olduğunda sahabe-i kiram çok korkmuş, adeta canları dudaklarına gelmişti. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Lokman Sûresi'nde geçen, “Muhakkak şirk, büyük bir zulümdür.” (Lokmân, 31/13) âyet-i kerimesiyle onları teselli etmiş ve yukarıdaki âyette kastedilen zulmün şirk olduğunu ifade buyurmuştur.

Bu açıdan; Allah'ın yasaklarını çiğneme, emirlerine karşı lakayt kalma, insanları dinî vazifelerini yerine getirmekten alıkoyma, fitne ve fesada sebebiyet verme birer zulüm olduğu gibi, hak ve hakikati görmezden gelme, düşmanlık ve çekememezlik duygularıyla Müslümanlarla uğraşma, “adalet ve hak” deyip bunları yerine getirmeme, halkın hukukuna tecavüz etme, idarenin başına geçtiğinde insanların sırtından geçinmeyi bir hak olarak görme, milletin malını hortumlama gibi fiiller de zulüm kategorisi içinde yer alır. İşte işaret edilen ayette, bu zulüm çeşitlerinin tamamından uzak durulması emredilmekte; dahası bunları işleyenlere meyil de nehyedilmektedir.

Zalimlerle Beraber Oturup-Kalkma

Bu noktada, gözden kaçırılmaması gereken önemli bir husus; zulmün sadece apaçık haksızlık ve taşkınlıklar olarak anlaşılmaması gerektiğidir. Dolayısıyla bilinmelidir ki, mesela, herhangi bir mevkide bulunan bir idarecinin kendi yakınlarını, taraftarlarını, kendisi gibi düşünen insanları kayırması, kollaması zulüm olduğu gibi, milletin arpa kadar dahi olsa malını yeme de bir zulümdür. İşte âyet-i kerimede, hangi seviyede olursa olsun zulmeden bir insana meyletme, ateşin insana dokunması için yeterli bir sebep olarak gösteriliyor. Başka bir ifadeyle, yapılan zulmü görmezlikten gelerek zalimlerle beraber oturup kalkma, onlara imrenme, onların yerinde olmayı isteme gibi fiiller de “meyletmeyin” yasağına dâhildir.

Evet, Cenâb-ı Hak bir taraftan istikameti hedef gösterip, taşkınlığa düşmekten Müslümanları men ederken, diğer yandan da zulüm ve haksızlığa meyletmeyi nehyetmiştir. Aslında niyetinde, yaşayışında, söz, tavır ve davranışlarında, hep istikametin temsilcisi olan bir insan, zulüm ve haksızlığa da başkaldıracaktır. Nitekim her çeşidiyle zulümden uzak durup istikâmet üzere bulunmanın mükâfatını anlatan bir ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır: “Rabb'imiz Allah'tır, deyip sonra da istikamet üzere doğru yolda yürüyenler yok mu; işte onların üzerine ceste ceste melekler inip ‘Hiç endişe etmeyin, hiç üzülmeyin ve size vaad edilen cennetle sevinin!' derler.” (Fussilet, 41/30)

YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.

{Sözün Özü}

Salât u selâm getirirken, bir taraftan nâm-ı celîl-i Muhammedî'yi yâd etmek, beri taraftan da, bir İmam-ı Rabbânî, bir Üstad Bediüzzaman edasıyla, her zaman değişik tâzimât ve tekrimâtla hislerimizi ifade etmek ve böylece O Zât'ı içimizde daima taze tutmak ise O'na karşı ayrı bir vefa borcudur.

{Haftanın Duası}

Yakınlığından mahrum edersen beni, o zaman ben kimin yakınlığını umabilirim ki! İlâhî! Şayet Sen bana azap etmeyi murad buyurursan, ben biliyorum ki, cezalandırılmaya fazlasıyla müstahakım!

Fakat affınla sarıp sarmalarsan, o da Sen'in lütfun ve keremindir.