Mehmet Kamış

m.kamis@zaman.com.tr

YORUM Yazarlar Mehmet Kamış-Küçük Kıyamet

Küçük Kıyamet

Küçük Kıyamet filmi, insanı tıpkı bir deprem gibi öylesine aniden ve köklü bir şekilde sarsıyor ki, ölümle yeniden yüzleşmeye ve daha derinden düşünmeye sevk ediyor. Filmin her ne kadar İstanbul depremini anlatıyor olduğu söylense de, daha çok modern insanın ölümle imtihanını ele alıyor.

Rahat bir hayatları olan, günlük birtakım sıkıntıları olsa da nispeten yaşıyor olmaktan mutluluk duyan insanların, ölümle aniden yüz yüze gelmesinin hikâyesi... O tatlı hayatı aniden terk etmek zorunda kalan günümüz insanının dramı. Çözemediği, çözümleyemediği, onunla uzlaşmak (barışmak mı desek) yerine unutmayı tercih ettiği ölümün aniden karşısına çıkması. Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de, "İşte (ey insan) bu senin öteden beri kaçtığın şeydir." denir.

Modern dünyanın insanları için -yani belirli bir eğitim almış, kariyerini düşünen, iyi bir iş, iyi bir gelir ve iyi bir gelecek üzerine bütün hayat enerjisini yoğunlaştırmışlar için- ölüm gerçekten hiç hesapta olmayan bir olaydır. Evet ölüm hakikat olmasına hakikattir; ancak ne bileyim, 80 yıl sonra hayattan alınabilecek bütün kâmları aldıktan sonra düşünülecek rutin dışı bir şeydir. Böylesine bir insan için bir çukura gömülüp, üzerine toprak atılması hakikaten tahammül edilesi bir şey değildir.

Ölüm modern dünyanın çözümleyemediği, çare bulamadığı en büyük problem olarak karşımızda duruyor. ''Her nefis ölümü tadacaktır'' mutlak hükmünü, hükümsüz kılacak bir gelişme olmadı, olması da mümkün değil. Yeryüzündeki her nefis ölümü tadıyor. Lezzetleri, keyifleri, mutlulukları bir tarafa bırakarak toprağın içine gömülüveriyor. Kendini saraylara layık görmezken, geldiği yere yani toprağa dönüyor. Bugün modern dünyanın çözemediği belki de en temel sorun bu. Ölüm her şeyi altüst ediyor. Film insanı o çukura kadar götürüyor ve üstüne toprağı örtüyor.

Film, ev sahibinin (mülk sahibi yani) bir gün mutlaka çağıracağını, zamanı gelenin gideceğini söylüyor ve bu temel üzerine kurgulanıyor, yani durumu çok güzel tespit ediyor; ancak sunacağı bir reçetesi yok. Öyle ya mülk sahibi "Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır, sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile." diyor. (Nisa 78)

Modern hayat ölüme çare bulamıyorsa onunla biraz daha barışık yaşamak zorunda değil midir? Bunun üzerine biraz daha kafa yormalı değil midir? Eskiden hayat ölümle daha iç içe ve daha barışık bir halde idi. Mezarlıklar cami avlularında, sokak başlarında, mahalle içlerindeydi. Sonra şehrin çok uzaklarına taşındı. Ve ölüm hayatımızdan çıkıp gitti. Sonra kendini apansız bir şekilde hatırlatır oldu.

Büyükelçilik yaptığı dönemlerde Yahya Kemal'e bir gün İstanbul'un nüfusunu soruyorlar. Yahya Kemal uzun uzun düşünüyor. Soruyu soranlar bu kadar düşünmesine şaşırıyorlar, oysa basit bir sorudur bu. Şair, uzunca düşündükten sonra 350 milyon diye cevaplıyor. Herkes şaşkın, 350 bin demek istediniz herhalde diye düzeltmeye kalkıyorlar; ancak Yahya Kemal söylediğinde ısrar ediyor ve diyor ki: "Biz ölülerimizle birlikte yaşarız."

Küçük Kıyamet insanı ölümle yüzleştirmede çok başarılı bir film. Ancak yüzleştirip orada bırakıyor. İnsanın korkularını hatta depresyonunu tetikliyor. Ona çözüm üretmiyor. Belki filmin meselesi de değil onu çözmek; ama modern hayatın bu temel sorunu çözmesi lazım. Ölmek fiiline karşı bir çözüm teklifinin olması lazım.

10 Ocak 2007, Çarşamba
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
yazarHakkinda.