CUMA YAZI Yazarlar Mehmed Niyazi

Dilaver Cebeci'nin ardından

"Onlar bu dünyaya niye geldiler/ Li ya'budun diye diye geldiler/ Konaklı, sofralı, tuğralıydılar/ Bir dilim ekmekle doya geldiler/ Eline, diline, beline sahip/ Kalplerini nûrla yuya geldiler/ Ünlü şehirlerde ünsüz gezdiler/ Bazen de bir sessiz köye geldiler."

Aziz dostum Dilaver Cebeci'nin vefatını büyük bir teessürle öğrendim. Onun vefatıyla göğümüzdeki yıldızlardan biri daha kaydı. Kâmil bir insan, büyük bir şair, kişiliği ve eserleriyle insanları çevresinde toplayan lider bir edipti. Dosttu. Hakperest bir dava adamı idi. İlk kısmını girişte verdiğimiz şiirinin devamında: "Din-ü devlet ile mülk-ü millete/ Asi olmadılar uya geldiler/ Hem yüzleri hem sözleri güzeldi/ En güzel sözleri duya geldiler" diye anlattığı insanların en seçkinlerindendi. Duyageldiği, ortak şuurumuzun kulaklarında çınlayan seslerini belki bir duyan olur ümidiyle haykırıp durdu. "Yedi nesil göbekleri helaldi/ Helal rızıkları yiye geldi(ler)" ve öylece göçüp gitti öbür dünyaya. Arkasında kalplerimizdeki yeri asla boşalmayacak ve hayatımızdaki yeri doldurulamayacak bir boşluk bırakarak. Mekânı cennet olsun.

Millî ve tarihî motiflerle bezeli lirik şiirleriyle tanınan; bestelenen, dillerden düşmeyen, sloganlaşan şiirler yazan Dilaver Cebeci 1943 yılında Gümüşhane'ye bağlı Kelkit ilçesinin Dayısı köyünde doğdu. Ailesinin Kırıkkale'ye taşınması üzerine ilkokulu orada tamamladı. Ortaokulu Merzifon ve Mersin askerî okullarında okudu. Çağları aşıp gelen seslerin toplandığı ve "Nereden çıktın böyle karşıma Sitare/ Efsaneler dökülüyor gülüşlerinden" diye başlayan Sitâre şiirinin şu mısraları ne kadar içli ve manidardır: "Çok utanıyorum Sitâre/ Sen doğduğun zaman/ Ben bir askerî mektepte talebeymişim/ Sen bilmezsin Sitâre/ Burada gündüzler çekip durduğumuz bir mercan tesbih/ Geceler içinde uyuduğumuz birer siyah buluttu/ Her akşam dokuzda yat borusu çalardı/ Yat borusu baştan aşağı hüzün çalardı."

Kırıkkale'de başladığı lise öğrenimini Erzincan'da tamamladıktan sonra Ankara İlahiyat Fakültesi'nden 1970 yılında mezun oldu. Uzun yıllar eğitim camiasında bulundu; çevresindeki öğrencilerin takdirleriyle oluşan bir sevgi halesinde yıkanıp durdu. Bitmek bilmeyen bir okuma ve öğrenme azmine sahipti. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde iktisat tarihi yüksek lisansı ve sosyoloji doktorası yaptı. İlerleyen yaşlarında üniversite öğrencileriyle de buluşarak Marmara Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak derslere girdi. İktisat tarihi ve sosyoloji sahalarında makaleler neşretti. Bu neviden bir eser olan 'Tanzimat ve Türk Ailesi' Türk okuyucusuyla 1993 yılında buluştu.

İlk şiiri 1965 yılında Defne dergisinde çıkan, şiirleri, hikâyeleri, mensureleri ve mizah yazıları Devlet, Töre, Bozkurt, Türk Edebiyatı, Türk Yurdu, Güney Su, Ortadoğu, Hergün, Yeni Düşünce, Ayrıntılı Haber, Türkiye dergi ve gazetelerinde yayınlanan Cebeci edebiyatımızda gelenekle geleceğin nasıl harmanlanması gerektiğini gösteren yenilikler getirdi. Onun yazılarıyla hayat bulan 'Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi' çağımızın önemli anlatım özelliklerinden biri olan ironinin en güzel örneklerini verdi. Mizahın ille de basitlik ve saçmalık olarak anlaşılmaması gerektiğini ispat etti. Cebeci, Türk tarihini bir bütün olarak kendi benliğinde duyduğunu ve onu adeta bir insan gibi kişileştirdiğini 'Yıldız Sarayında Fesler ve Şamdanlar' şiirinde nasıl da sergiler: "Sakalların ağarmış Osmanoğlu/ Kolların yana düşmüş.../ Üşümüş çürük saçaklarda hürriyetin kuşları/ Kuşlar ulu çınarların düşüne dalmış/ Senin de bir İstanbul kemeri gibi cesur ve diri/ O kartal gagası burnun kalmış."

Cebeci'nin tüm şiirleri bu neviden güçlü sembollerle örülüdür. Tecrübi edebiyatımıza uzun ve hikâyemsi mensure türüyle katkıda bulunmuş, millî romantizmi en güzel imgelerle aksettirmiştir. Cenaze namazında imam nasıl bilirdiniz diye sorduğunda keşke onun yayımladığı kaset sayesinde kendi sesinden dinleme şerefine eriştiğimiz "Kandehar Dağlarında Sabah Namazı" şiirinin şu kıtasını hep birlikte okusaydık: "Durdum divana, uydum Kur'an'a/ Yıldız böceklerinden yıldıza dek/ Uymuşken ona her varlık/ Veyl o kitaba uymayan insana./ Durdum divana uydum Kur'an'a." Dilaver Cebeci divana durdu. Prof. Dr. İsmail Yakıt dostumuz da onun vefatıyla alakalı şiirinde şöyle tarih düşürdü:

'Seyyah-i fakir' adıyla olmuştu bilgi çerağı

Salih amelleri onun ukbada olsun burağı

Dostu Yakut işitince söyledi fevtine tarih:

'Cenneti oldu bu yıl seyyahın son durağı' (2008)

Akif'in deyimiyle vefa: İstanbul'da bir semtin adı... Akif'in yakındığı günlere göre bugün daha vefasız olduk. Ama Hayrettin Nuhoğlu vefatına kadar bir an bile merhumun yanından ayrılmayarak bütün camiamızın biganeliğini, vefasızlığını bertaraf eden dostluğun yakınlığını göstermekle dünyamızda hâlâ değerler bulunduğunu ispat etmiştir. Kendisine teşekkürü borç bilirim.

9 Haziran 2008, Pazartesi
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
yazarHakkinda.