Mehmed Niyazi

m.niyazi@zaman.com.tr

CUMA YAZI Yazarlar Mehmed Niyazi-Medeniyetin doğuşu

Medeniyetin doğuşu

Bir millet tarihini bildikçe kendini tanır; geçmişte yaptıklarının, gelecekte yapabileceklerinin göstergesi olduğunun şuuru ile olayları değerlendirir. Tarihini bilmiyorsa, hayatı başkalarının insafına kalır; hele mazilerinde büyük işler yapmış milletlerin tarihlerini başkaları yazıyorsa, işlerine gelmiyorsa, görülmesi lazım gelen pek çok noktayı ustalıkla gizlerler. Tarihi bilmek, sadece meseleleri kronolojik sıralamak değildir; o günün şartlarına göre olayları sağlıklı yorumlamak da gereklidir.

Medeniyet tarihçilerine göre, insanlığı ateşleyen iki büyük düşünce sistemi var; Grek ve Sami. Grekler kayalıkların arasında verimsiz topraklarda yaşıyorlardı. Hayatlarında tedbir ve mal çok önemliydi. Bunun için Grek düşüncesinin esasını akıl ve ölçü teşkil eder. Akılla kainatın sırrını çözmeye çalıştıklarından felsefeyi kurdular; ölçüye düşkünlükleri sebebiyle de tabiatı taklit eden büyük sanatkarlar yetiştirdiler. Yunan felsefesi ve Tanrıları Roma’ya intikal etti. Pratik hayata çok değer veren Romalılar, Yunan felsefesini fazla umursamadılar; şekil ve renk değiştirmiş eski Yunan Tanrıları sadece resmi ilahlarıydı; onlara inanmıyorlardı.

Romalılarda ciddi tarih fikri olmadığından, vicdan teşekkül etmedi. Akıl ve ihtirasları bir nizam emrediyordu, bu da ancak hukukla mümkündü. Büyük emeklerle ortaya çıkardıkları hukukla bir beynelmilelliğe kavuştular; bu beynelmilelliğin yoğurduğu insanın gözleri yere çakılıydı; ihtiraslarını ancak orada tatmin edebilirlerdi. Epikürizm gibi geliştirdikleri felsefe de hazza dairdi. Yurtları sadece bu dünya idi. Hıristiyan mistisizmi onları sarsmasına rağmen onlar da Hıristiyanlığı sarstılar. Dinler Tanrı telakkilerine göre yapılandıklarından metafizik anlayışları maddenin sathında kaldı. Üç boyutlu dünyada maddenin kombinezonlarından oluşan bir medeniyet kurdular.

Sami düşüncesinin asıl temsilcileri İbraniler ve Araplardı; muhayyilelerini sonsuzlaştıran pırıl pırıl gök üstlerinde derinleşiyor, yıldızlar alemi onları düşündürüyor; çölün acımasızlığı bir yerlere sığınma duygularını geliştiriyordu. Bu duyguyla sonsuzluğa ulaşan göklere gözlerini çevirdiler. Gökleri aydınlatan yıldızların, doğmakta ve batmakta dakika şaşırmayan güneşin, ayın oluşturduğu kainatın mercimek kadar beyinle idrak edilemeyeceğini kavradıklarından adeta vahyi gözlüyorlardı. Cenab-ı Allah da bekleyişlerini cevapsız bırakmadı. Adını bildiğimiz peygamberlerin hemen hemen tamamı onlardan geldi.

Grek düşüncesi akla değer veriyor, onun dışında kalabilecek varlık alemini önemsemiyordu. Sami düşüncesi ise aklı yeterince ciddiye almıyordu. Belki de bundan dolayı Kur’an’da sık sık aklın önemine işaret ediliyor, yeri gelince de “Ne az düşünürsünüz” diye ikazda bulunuluyordu. Akılla vahyin buluşturulması gerekiyordu. Bunu da Türkler yapmıştır.

İslam’ın ilme verdiği önemden dolayı, ilk Müslümanlar büyük bir heyecanla ilme sarıldılar. 8. yüzyıldan itibaren Grekçeden, Latinceden Arapçaya tercümeler başladı. Grek’le başlayan Batı düşüncesini, vahiyle ele alıp değerlendiren, bir anlamda eksikliklerini gidermeye çalışan ilk filozoflar Orta Asyalı Farabi ile İbni Sina olmuştur. Onları daha başkaları takip ettiğinden, vahyin akılla buluşmasında Maveraünnehir bilginleri önemli rol oynamışlardır. Bugün bu mutlu buluşmanın meyvelerini insanlık topluyor; hatta bir gün Batı felsefesinin bilinmez meseleler diye ilan ettiği hususların ardından fecir sökerse, şüphesiz gene bu mutlu buluşmanın sonucuyla mümkün olacaktır.

30 Mayıs 2005, Pazartesi
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
yazarHakkinda.