KÜLTÜR Yazarlar Mehmed Niyazi-Şeb-i Arus

Şeb-i Arus

Memleketi olan Belh’ten hicret edip gelirlerken Nişabur’da uğradıkları Feridüddini Attar, “Esrarname”sini küçük Mevlânâ’ya hediye ederken babasına şunu söyler: “Senin oğlun çok zaman geçmeyecek, âlemde yananların yüreğine ateş salacaktır.”

Daha sonra rivayet edilir ki, Mevlânâ babasıyla Şam’a gittiğinde İslam’ın en büyük sufi düşünürü olan Muhyiddin-i Arabi, küçük Celaleddin’in babasının arkasından yürüdüğünü görünce, kendisini tutamaz: “Allah Allah! Bir okyanus bir gölün arkasından yürüyor.” der. Gerçekten dedikleri doğru çıkmıştır. Uzun yıllar Mevlânâ’nın eserleri, içtihadı millete yol gösterdi. Ölüm, her düşünen beyin için bir muammadır; daha dün burada idi, işte şimdi toprak altında. Böyle olmasına rağmen Mevlânâ buna “Şeb-i Arus” yani “Düğün Gecesi” demiştir.

     Klasik medrese tahsili yapmış Mevlânâ’nın Şems-i Tebrizi ile karşılaşması hayatında bir dönüm noktası olmuştur. Şems’in Konya’ya gelmesinden sonra kürsüdeki vaazlarını, medresedeki derslerini, müritlerin irşadını bir yana bırakmış, ilahi aşk ve vecdi terennüm eden asıl Mevlânâ bu dönemde doğmuştur. Daha önceleri aşkı takvasında gizli iken, takvası aşkında gizlenmiştir. “Hamdım, piştim ve yandım” dediğinde sanki gökler yere inmişti.

     Molla Camii’nin dediği üzere “Peygamber değildir ama kitabı vardır.” O zamanki telakkiye göre Farsça yazmayı tercih etmiştir. Fakat buna biraz da mecbur kalmıştır, çünkü Mevlânâ’nın evinde Türklerin çok az bir kısmının kullandığı Hakani lehçesi konuşulurdu.

     Mevlânâ, bir ayağının İslam’da olduğunu, diğer ayağıyla pergel gibi dünyayı dolaştığını söylemektedir. Diğer dinlere, kültürlere açıktır. Kendi içine kapanan dünyayı algılayamaz; aldıklarını da belli bir mihenk taşına vurmuştur. Herhalde Mevlânâ’nın hayatı, bütün eserleri bunu yapmıştır.

     “Deveci İle Filozof”, “Nefs Azgın Aslan Gibidir” gibi Mevlânâ’nın darbı meselleri halkın arasında anlatılır. Tabii bunlar kıssadan hissedir; ama bizim kalburüstü insanlarımız Mevlânâ’nın böyle hikâyelerine takılıp kalmamalıdır; onun felsefesine, emdiği damara ağzını dayamalıdır. Mevlânâ’nın yaşadığı dönemde güneş sisteminin yedi gezegeni biliniyordu; fakat Mevlânâ dokuz gezegen olduğunun farkındaydı; bu yüzden sema yapan dervişlerin sayısı dokuz veya dokuzun katlarıydı. Sekizinci gezegen 1846’da, dokuzuncu gezegen ise 1930’da bulunmuştu.

     Cemal Aydın, Prof. Dr. Eva de Vitray Meyerovitch’in “Güneş’in Şarkısı” adıyla tercüme ettiği kitabında Mevlânâ hakkında şunu yazıyor: “… Galileo’dan dört asır önce gezegenlerin çokluğundan bahsediyordu. Bu küçük dünya gezegeninin her sakininin yıldızların etkisinde olduğunu da ilave ediyor ve şöyle diyordu: Ayın, kadınların döllenmesi, denizlerdeki gel gitlerin üzerinde etkisi vardır; güneş de bitkiler ve hayvanlar üzerinde etkilidir; bunları herkes bilir. Ama bir insanın en ufak bir hareketinin, kâinatta henüz keşfedilmemiş olan güneş sistemleri üzerinde yaşadığını ise pek kimse bilmez.” Fransız profesör, Mevlânâ’nın kalp gözüyle gördüğünü söylüyor; bakalım öyle mi? Kalp gözüyle görülmüşse, belki de ancak Mevlânâ’nın seviyesine mi çıkmak lazım?

     Bakınız Vitray Meyerovitch şu dikkat çekici hususta ne söylüyor: “… 1980 yılında NASA’da danışman olarak görev yapan ve manevî meselelerle çok yakından ilgilenen büyük Fransız fizikçisi Olivier Costa dö Borögar ile bir ilmi toplantıya katılmıştım. Bana şöyle bir sır vermişti, ‘Bilir misiniz, eğer biz öncü fizikçiler buluşlarımızı geniş halk kitlelerine açıklarsak, insanlar bize deli diye bakarlar. Mesela, şu anda içmekte olduğumuz kahvenin fincanına dokunduğumuzda, bu hareketimiz diğer galaksilere yansır ve oradan da yankılanır.’ Bugünkü ilmin geldiği nokta Mevlânâ Hazretleri’ni doğruluyor. Kim bilir o büyük İslam güneşinde daha neler var. Acaba devletimiz bir enstitü kursa, Mevlânâ’nın bütün eserlerini, hakkında yazılan her şeyi didik didik etseler nasıl olur? Biz de Avrupalılar Mevlânâ hakkında ne dediler diye merak etmesek iyi olmaz mı?

     Son hastalığı sırasında dostlarından biri Mevlânâ Hazretleri’ne acil şifalar dileğinde bulununca o da şöyle dedi: “Sevenle sevilen arasında artık bir keten gömlek kalmışken, ışığın ışığa kavuşmasını sen istemiyor musun?” Mevlânâ’nın “Ölüm şafağı” dediği o gün görününce, Konya’nın bütün ahalisi din ve mezhep farkı gözetmeksizin hepsi yasa boğuldular. Bu da Mevlânâ için gerçek bir şeb-i arus’tur; çünkü mürşidimizin ilahileri de okunuyordu.

23 Aralık 2013, Pazartesi
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
yazarHakkinda.