Murat Yülek

m.yulek@zaman.com.tr

EKONOMİ Yazarlar Murat Yülek-Japonya nasıl büyük güç oldu?

Japonya nasıl büyük güç oldu?

Amerikalı Amiral Perry, 1853 yılında gemilerini Tokyo Körfezi’ne soktu. Amacı Japon imparatorunu Amerika Birleşik Devletleri’yle  bazı anlaşmalar imzalamaya zorlamaktı.

Japon imparatoru, anlaşmaları imzalamak zorunda kaldı. Anlaşmalar, Japonları bir taraftan Amerikan savaş gemilerine kömür başta olmak üzere tedarik yapma zorunluluğunu getiriyorken daha önemlisi Japonya’yı Amerika Birleşik Devletleri’yle ticarete açılmaya “zorluyordu”. Tabii Japon askerî sınıfı Şogun ve Samurayların yönetiminde 250 yıl dünya ticaretinin dışında kalmış Japonya’nın aleyhine, Amerikanlıların da lehineydi anlaşmalar.

Silah zoruyla imzalatılan anlaşmalar Japonya için gurur kırıcıydı. 1600’lı yılların başlarından itibaren Şogun başkanlığında ve Samuraylardan oluşan askerî kesim Japonya’yı fiilen yönetmekteydi. Samuraylar Amerika’nın çelik gemilerinden Japonları koruyamamıştı. Bunun sonucu olarak Perry’nin ziyaretinden sonra Şogun sistemi yıkıldı. İmparator güçlendi.

Japonların ‘yenilgiye’ tepkileri kendilerini güçlendirmek oldu. 1868 yılında İmparator Mutsihito’nun yönetiminde sonradan Meiji restorasyonu 20. yüzyılın başında Japonya’yı sanayi ve yönetim açısından güçlü bir devlet haline getirdi. Öyle ki 1905’te Ruslarla yaptıkları savaşı kazandıklarında Batı dünyasındaki gazeteler yüzyıllardır ilk defa Doğulu bir gücün (Japonya) Batılı olarak tanımladıkları bir gücü (Rusya) yendiğini söyleyeceklerdir.

Güçlenme, Japonya’yı iki dünya savaşına soktu. Birinci Dünya Savaşı’nda Japonya birkaç ay içinde Almanların Doğu Asya’daki deniz üslerini ele geçirdi, Singapur’dan Mançurya’ya kadar etki alanını yaydı ve savaş sonunda büyük güçlerin yanında yerini aldı. Japonya İkinci Dünya Savaşı’na da aynı güvene dayalı olarak hızla girdi ancak savaşın sonuçları pek iç açıcı olmadı.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Japon kalkınması

Geçen haftalarda bu köşede, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kalkınma sürecinde Japon Uluslararası Ticaret ve Sanayi Bakanlığı’nın rolünü tartışmıştık. Bugün daha geniş bir perspektiften, 1950 sonrası Japon kalkınma sürecinin genel eksenlerini inceleyelim ve Türkiye ve diğer gelişmekte olan ülkelere dersler çıkartalım. Kaynaklarımız; diğerleri yanında benim Asya Kaplanları isimli kitabım ve Ryotaro Komiya ve Motoshige Itoh’un “Japan’s International Trade and Trade Policy” başlıklı kitap bölümü.

Japonya’nın savaş sonrası ilk kalkınma planı 1955 yılında yayınlandı. “İktisadi Bağımsızlık İçin Beş Yılllık Plan”ın iki resmî hedefi vardı: İktisadi bağımsızlığın sağlanması ve tam istihdama ulaşılması. Planın “iktisadî bağımsızlık” hedefi ikiye ayrılıyordu.

Birincisi, ödemeler dengesi açığının kapatılmasıydı. Savaş sonrasında Japonya cari açık veriyordu. Bunun finansmanı ise Amerikan malî yardımı tarafından sağlanıyordu. Japon idareciler ülkenin hammadde açısından zengin olmadığının farkındalardı. Japonya hep hammadde ithal etmek zorunda olacaktı. Şunu da ekleyelim: O sırada, kömür kaynaklarına sahip oldukları için farkında olmadıkları enerji bağımlılığı da sonradan fark edilecekti. Japon karar alıcılar, bu durumda ülkenin bu ithalatı karşılayabilmek için hammadde ithalatının belli bir kısmının işlenerek yurtdışına ihraç edilmesi ve bu yolla döviz girdisinin sağlanması gerektiğini fark ettiler; Japonya ilelebet dış ticaret açığı veremezdi.

İktisadî bağımsızlığın ikinci alt amacı ise bugünkü deyimle ‘sürdürülebilir bir büyüme performansının oturtulması’ idi.

Bu hedef tanımlarının altında planın dört politika alanı/hedefi vardı: Sanayi tesislerinin modernizasyonu ve “rasyonalizasyonu”, kendine yeterliliğin desteklenmesi, uluslararası ticaretin desteklenmesi ve hanehalkı (ve devlet) tüketimin kısılması. Dikkatli okuduysanız bunlardan son üçünün birbiriyle çeliştiğini düşüneceksiniz.

Çelişki yok; Japon karar alıcıların kafasındaki model basitti: İç tüketim daralırsa dış ticarete açılma ihracatın desteklenmesi manasında geliyordu. Dahası, mümkün mertebe “kendine yeterlilik” desteklenince dış ticaretin hacminin artmasının Japonca tercümesi; ihracatın artırılması ve dış ticaret (ve cari) açığının düşürülmesi demekti. Yine de Japon cari açığının ortadan kaldırılması 1960’ların ikinci yarısına kadar gerçekleşmedi. Bunun sebeplerinden birisi Japon Yeni’nin aşırı değerli kalmasıydı.

Japon karar alıcılar, sonraki dönemlerde sanayi ile yakından ilgilendi. Belli sanayi alanlarını çeşitli araçlarla desteklediler: Kimya ve ağır sanayi, elektronik sanayi ya da tersanecilik gibi. Sanayi sektörlerindeki oyuncuların büyüklüklerini dahi hedefledikleri oldu. Örneğin bazı sanayi kuruluşlarına üretimlerini gönüllü olarak düşürmelerini ‘önerdiler’. Bazı sektörlerde ise küçük oyuncuların birleşerek ölçek ekonomilerine ulaşmaları konusunda ‘yönlendirmeler’ yaptılar. Bu ‘öneri’ ve ‘yönlendirmeler’ her zaman etkili oldu veya etkili olduğunda da her zaman hedeflenen rekabetçilik elde edildi denemez ancak Japon hükümeti, ister merkantilist diye tanımlayın ister ‘yönlendirmeci’ diye, 1970’lerin ortalarına kadar oldukça müdahaleciydi.

Japonya GATT’a ‘mecburen’ üye oldu desek yanlış olmaz. Karar alıcılar ülkenin ithalata bağımlılığının farkındaydılar. Bu da onları katma değerli ihracat yaparak ülke ihtiyaçları için yaptıkları ithalat da dahil olmak üzere döviz girdisi üretmeye zorluyordu. İhracat yapabilmek için o sırada dünyada oluşan GATT çerçevesindeki ticari sistemin içine girmek zorundaydı Japonya.

Ancak Japonya’nın GATT’a kabul edilmesi zor ve ‘olaylı’ oldu. İngiltere başta olmak üzere Hollanda, Hindistan hatta Avustralya’nın da dahil olduğu 14 ülke Japonya’nın GATT’a üye olmasına karşı çıkıyordu. Serbest ticaretçi İngiltere, Japonya’nın ‘ucuz işçilik’ ve ‘sosyal damping’ yaparak kendi ülkesindeki ve sömürgelerindeki pazarları ele geçireceğini düşünüyordu.

Sonuçta Japonya GATT’a girdi. İngiltere ve ABD’deki sanayi yapısı bu rekabete dayanamayarak değişmek zorunda kaldı. Sonrasında, diğer Doğu Asya kaplanlarının da devreye girmesiyle film daha da heyecanlı hale geldi.

Japonya’nın hikâyesine  önümüzdeki haftalarda tekrar döneceğiz.

3 Mart 2013, Pazar
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
yazarHakkinda.