PAZAR YAZI Yazarlar Nuriye Akman-Aydın Menderes'in Eşi Ümran Hanım'a son sözleri: 'Ben seni güldüremedim'

Aydın Menderes'in Eşi Ümran Hanım'a son sözleri: 'Ben seni güldüremedim'

Aydın Menderes'in eşi Ümran Menderes'le ilk kez 1996'da, o feci kazadan sonra konuşmuştum. Menderes'in vefatından sonra yeniden görüşme talebim ancak geçtiğimiz cumartesi günü hayata geçti. Ankara Çayolu'ndaki Çakırbey Villaları 35 numarada geçirdğim zamana dair izlenimlerimi Pazar ekinde okuyabilirsiniz. Burada konuşmamızın tam metnini röportaj formatında veriyorum ki, bundan sonra yapılacak Menderes ailesi araştırmalarında, hatta yazılacak film senaryolarında yararlanılabilsin.

-Ailenizden başlayalım. Annenizin siz beş yaşındayken öldüğünü biliyorum. Sizi nasıl yetiştirdiler?

-Ankara doğumluyum. İki kardeşiz. Annem Muğlalı ama büyükbabam Rumelili. Büyük annem İstanköylü. Büyükbabamın Rodos'ta hâkimliği var. İtalyan işgali ile Muğla'ya geliyorlar. Ondan sonra avukatlık yapıyor büyükbabam. Babam Erzurumlu. Bir vasıta ile evlenip Ankara'da yaşıyorlar. Devlet memuru babam. Mutlu bir evlilikleri var. İki teyzem zaman zaman bizim yanımıza geliyor. Ben 1941'de dünyaya geliyorum. Münevver teyzem memuriyet yapıyor. Öncesinde öğretmenliği var. O bana kıta kıta şiirler ezberletiyor. O zaman tek parti dönemi, teyzem CHP'de memur. Partide beni çok seviyorlar. Hatta çocuklarına benim ismimi veriyorlar. Annem genç kızlığında tifo geçiriyor. Tifo arıza bırakıyor herhalde. Benim doğumumda herhangi bir şey yaşanmıyor ama ikinci doğum yasak ediliyor. Buna rağmen, annem erkek çocuğunun olmasını arzu ediyor. İkinci çocuk olduğunda da ancak altı ay yaşayabiliyor.

-Babanız yeniden evlendi mi?

-Evlenmedi. Eski aile dostlarımız bir avukat hanımı tavsiye ediyorlar. Babamı dürüst, efendi bir insan diye tanıtıyorlar ona. Babam serbest de çalışıyordu, atölyeleri vardı. Hatta müteahhitlik işleri de yapıyordu. Avukat hanımla nişanlanıyorlar ama hanım daha sonra bizleri istemiyor. Babam beni yatılı olarak Ankara Koleji'ne veriyor. Orada ben Ayşe Kulin ile aynı sınıftaydım.

-Soyadınız neydi?

-Polat. Piyano dersleri alıyorduk, her türlü sosyal faaliyetin içindeydik. Fakat babamın işleri bozuldu. Yaşımı iki yıl büyüterek çalışma hayatına başladım. İmar İskân Bakanlığı'nda yıllarca çalışıp emekli oldum. Oraya başladığımda da ilk evliliğimi yaptım. O da iyi bir ailenin çocuğuydu ama erkek kardeşini kaybetti.

-Hatta onun da adı Aydın'dı değil mi?

-Evet. Kardeşi ölünce eşim kendini alkole verdi, dayanılmaz bir hal aldı. Mücadele ettim ama başarılı olamadım. Ruh sağlığım bozulmak üzereydi. Pek çok şahitle boşanmak zorunda kaldım. Fakat aile beni hala arar. Ben Aydın ile evlenirken eski eşimin halasının oğlu nikâh şahidim olmak istedi. Aydın'ı kaybettiğimde de başsağlığı dilediler. Arkandayız yavrum dediler. Bayramlarda ararlar. Her zaman sevdiklerini söylerler. Sen bir meleksin derler.

-Sizi tanıyan herkes melek olduğunuzu düşünüyor.

-Kuzenimi kaybetmiştim, Aydın ile teyzeme başsağlığına gitmiştik. O zaman evli değildik ama ailem sevip sayıyordu Aydın'ı. Çok şaşırmıştım, teyzem evladım dedi Aydın'a, Ümran kanatsız bir melektir.

ÜÇ AYDIN, ÜÇ TRAFİK KAZASI

-Sizin hayatınızda üç Aydın, üç de trafik kazası var. Birisi kayınbiraderiniz ki ölümü sizin yuvanızın dağılmasına sebep olmuş. İkincisi oğlunuz. Trafik kazasında vefat etti. İkinci eşiniz trafik kazasında felç oldu. Aydın ismi daima felaketleri mi çağrıştırıyor size?

-Aydın kelimesi benim için çok kıymetli, anlamlı. Aydın Bey çok farklı bir insandı. Hayır, olumsuzluk hisleriyle gelmiyor Aydın ismi.

-Oğlunuz vefat ettiğinde sizin Aydın Bey ile ilişkiniz başlamıştı, değil mi?

-Tabii ki. Tanıştıktan bir buçuk yıl sonra bana evlenme teklif etti. Ama ben onu anlayamadım; nasıl olur, benim iki çocuğum var. Kendisinden dört buçuk yaş büyüğüm. Hiç aklım almıyordu. O ise kararlıydı. Hatta reddedersem kendisine zarar verebileceğini ima etmişti. Eski şeker fabrikaları genel müdürü vardı, o da rahmetli oldu. Ben Aydın'ı ona şikâyet ettim. Aydın Bey'e söyler misin beni bıraksın. Benim çocuklarım var, işim var çalışıyorum dedim. Aydın vazgeçmedi benden. Oğlumu kazada kaybettikten sonra tabii daha uzadı bu iş.

EVLENMEDEN ÖNCE BİRLİKTE AKŞAM YEMEĞİ BİLE YEMEDİK

-Sizi çok teselli etti mi o dönemde, yanınızda oldu mu?

-Çook. Bütün ailem ona çok saygı duyardı. Çünkü çok düzeyli, seviyeli bir arkadaşlığımız vardı.

-Aynı evde yaşamıyor muydunuz?

-Hayır hayır. Akşam bile bir araya gelmiyorduk.

-Evlenmeniz 12 yıl sonra oldu. Bu sürede hep böyle miydiniz?

-Evet, hiç seyahate bile gitmedik. Ne de bir akşam şöyle bir gezelim, dolaşalım dedik. Zaman zaman dışarı çıkardık, bir öğlen yemeği yerdik.

-Hayatında da başka kadın yok muydu o zaman?

-Öyle biliyorum.

-12 yıl boyunca sizin evet demenizi mi bekledi?

-Nuriye Hanım işin aslı öyle mi acaba? Bilemiyorum. Beni tanıyan insanlar beni gördüklerinde huzur bulurdu. Bunalımda olan insanlar Ümran ne olur, ya sen bize gel, ya biz sana gelelim derdi. Benimle olunca insanlar rahatlıyordu gibi. Bende ne vardı bilmiyorum. Aydın'da sanıyorum inandı, güvendi. Benimle huzur buldu. Zaten ölümünden iki üç ay önce bana dedi ki; Hanım, ben ömrümde çok sıkıntılar yaşadım. Ama seninle evlendiğim zaman huzuru buldum. En huzurlu olduğum dönemleri seninle geçirdim.

-33 yaşındaydı sizi ilk tanıdığında. Siz de 37 buçuksunuz o zaman. Fotoğraflara bakılırsa fevkalade hoş bir hanımsınız.

-Bir yıl önce küçük abisini kaybetmişti.

-Öbür abisi daha önce intihar etmişti.

-İki abiyi ve babayı çok feci bir biçimde kaybetmiş. Anne tabii ki çok üzgün, evlatlarını kaybetmiş, kocasını kaybetmiş. Onlar birbirlerine kenetlenmişler aslında.

-Bu durumda bir takım psikolojik sıkıntıları olmuştur muhakkak. Kendini sizinle tedavi etti diyebilir miyiz?

-Belki diyebiliriz. Devamlı sohbet ederdik, politika konuşurduk. Hatta ilk gördüğü zamandan beri beni sevdiğini söylediğinde aylar geçmişti, ben ne yaptım acaba diye korkmuştum. Nasıl böyle bir şey oldu diye.

AYDIN MENDERES KUTSAL BİRİYDİ BENİM İÇİN

-Siz onu ilk görüşte sevmemiş miydiniz?

-Hayır. Kutsal birini görmüş gibiydim, Menderes'in oğlu olduğu için. Her görüşümde de aynı hisleri taşıdım. Saygım vardı. Ama birkaç sene sonra gerçekten kendisini çok sevdim.

-Siz Adalet Partisi'nde çalışıyordunuz.

-Ben Adalet Partisi'nde faal üyeydim. Dernek başkanlıklarım, pek çok sosyal faaliyetim vardı. Benim babam Demokrat Partiliydi. Menderes sevgisi bana da aşılanmıştı. Bazen unuturum gelini olduğumu. Çok farklı bir duygu.

-Beraberliğiniz Aydın Bey'in çevresinde problem olmuştu. Sizin aileniz sanırım çok destekledi bu ilişkiyi.

-Saygıyla karşıladılar. Hatta zaman zaman ben kızınca teyzem, yapma yavrum, o çocuk seni çok seviyor, sıkılma evladım, o seninle evlenecek derdi. Çünkü ben oğlum Bülent Aydın'ı kaybedince bunaldım. Ama Nuriye Hanım, ben öyle bir şey bilmiyorum. Bağırayım, ağlayayım. Fakat elem, keder tabii bir şekilde insanın yüzüne yapışıyor. Suçlu gibi oluyorsunuz. Çocuğunuzu kaybettiniz, siz yaşıyorsunuz.

-Oğlunuz kaç yaşındaydı?

-17. Aslan gibi 1.90 boyunda, dünya güzeli bir çocuktu.

-O dönemde sizi Aydın Bey mi rehabilite etti?

-Tabii, büyük bir olgunlukla. Hatta ben Aydıncığım sen evlen, kendine bir yol çiz. Beni bırak gibi imalarda da bulundum. Ama bırakmadı beni.

-Peki, 12 yıl sonra ne değişti de kabul ettiniz evlenme teklifini?

-Kendiliğinden oluştu. Benim büyük oğlum bankada çalışıyordu. Marmaris'e gitti. Onların bir kızları vardı evde yetiştirdikleri, o evlendi. Ben de Bülent Aydın'ın yokluğuna biraz daha alıştım herhalde. Oğluma daha yaklaşıyorum gibi bir his içine girdim. Aydın da politika yapmak istiyordu, gerçi yasaklıydı o sıralar ama.

-Aydın Bey'in çevresinin sizi onaylamayışı, evlendikten sonra mı oldu?

-Onu bana hissettirmediler. (Not: 1996'daki söyleşide "Ne yazık ki evdeki hizmetliler bile beni önce onaylamadılar ve bunu hiç saklamadılar" demişti) Hatta evlendikten bir iki sene sonra rahmetli kayınvalidem bir gün iki eliyle yüzümü tuttu. Dedi ki Aydın size emanet. Aydın da vardı. Çok duygulandım. Zaten babadan Aydın bize emanet sayılır. Bir de anneden emanet oldu.

ÇOCUK SAHİBİ OLMAYI AYDIN BEY İSTEMEDİ

-Aydın Bey'le ortak bir çocuk sahibi olmak istediniz mi?

-Evlendiğimde genç değildim. Ama doktora gittiğimde çok sağlıklısınız, bebek sahibi olmak istiyorsanız olursunuz dedi. Ama Aydın'la birlikte politika yapacağımız için olmadı.

-Aydın Bey'le 32 yıllık beraberlik, ne öğretti size?

-Saygı, sevgi, hoşgörü, birlikte hayatı paylaşmak. Ben Aydın ile evlendiğimde kendi iş arkadaşlarımla bir şekilde kopmuş oldum, Aydın'ın huzurunu temin etmek için. Kendimi pasifleştirmek için değil. Ama madem Aydın'a destek olacağım, her an yanında olacağım, onun hayatını kolaylaştırıcı, rahat ettirici, huzurunu temin edici bir şeye girdim.

-Peki sizin özel hayatınız yok mu? Siz hep başka biri için mi vardınız?

-Hayır, ben varım, ama ben böyle varım. Ben bunu tercih ettim.

-Sizinle 1996'da görüştüğümüzde demişsiniz ki inanıyorum ki bir gün ayağa kalkacak. Ne zaman kaybettiniz bu ümidi?

-Ben bu ümidi hiçbir zaman kaybetmedim. Niye biliyor musunuz? Nasıl olsa bu hastalığın bir çaresi bulunacak, bu çare bulunana kadar Aydın'ın yaşamasını arzu ediyordum. Çünkü hakikaten pek çok çalışma var felçlilerle ilgili. Ama Christo Pher Reeve bile vakıf kurdu. Çok da iyi bakılıyordu, ancak on yıl yaşayabildi.

-Süpermenler de kadere tabi, tabiî. Peki buranın adı Çakırbey villaları. Çakırbeyli Adnan Menderes'in köyünün adı. Orayla buranın bir alakası var mı?

-Herhangi bir alakası yok. Daha adı yokken, 2003'de biz burayı aldık. Amerika'dan gelince aylarca ev aradık. Ama tabii Aydın'a uyması gerekiyordu. Asansörlü olması gerekiyordu. Burayı yapan müteahhit'in adı Hüdaverdi Çakır. Kendisi Çakırbey villları ismini koydu. Gerçekten güzel bir tesadüf oldu.

-Aydın'daki Çakırbey çiftliği faal mi, üretim var mı?

-Var. Bölüşüldü. Mısır, buğday, pamuk yetişiyor. Senesine göre değişebiliyor. Karar veriyoruz. Çiftlik çok çok büyük bir toprakmış. Kayınpederim ilk toprak reformunu kendi yapmış. Kendine ufak bir yer bırakmış. Tabii çocuklar arasında bölüşüldü. Kayınvalidem ölünce onun hisseleri de bölüşüldü. Yüksel Menderes'in ilk eşi İpek Hanım sanıyorum hissesini satmış.

-Sizde mi elden çıkaracaksınız size kalan araziyi?

-Hayır.

-Öyle yazmış Yavuz Donat.

-O yanlış anlaşılmış herhalde. Karagöl'de bir toprak var, orası değil, Çakırbeyli'de olan esas çiftlik toprağı da değil. Farklı bir yerde farklı bir toprak var. Üç kardeş zamanında orayı köylüye vermeyi taahhüt etmişler. Oraya da otlak diyorlar zaten çiftlik denmiyor.

Sanıyorum Yavuz Bey Ankara'daki Çakırbey sitesini bizim sanıyor. O kadar büyük bir mal varlığımız yok. Bizim birkaç evimiz, iki büromuz var.

DOKTORLAR EN FAZLA YEDİ YIL YAŞAR DEMİŞTİ

-Bundan sonra nasıl bir yaşam planlıyorsunuz?

-Aydın rahmetli babasının ismini devam ettirmek, onu unutturmamak, onun için bir takım faaliyetlerde bulunmak isterdi. Pek çoğunu da yaptı. İyi ki kazada kaybetmemişiz Aydın'ı biz. Kaybetseydik bunları yapamayacaktı. Aydın Bey omurilik darbesi aldığı için doktorlar en fazla yedi yıl o da iyi bakılırsa yaşar dediler.

-Şimdi acısı bitti diye bir teselliniz var mı içinizde?

-Hayır. Yaşamayı seviyordu. Hayır, acı çekmiyordu. Haftada üç gün Yeni Asır'a yazısını yazardı. Hatta Güven Hastanesi'nde kaldığı bir hafta içinde bile son iki yazısını yazdı. Birisini de hatta Allah'ın yardımına herkesin ihtiyacı vardır cümlesiyle bitirdi. Yok hayır, şikayeti yoktu. Aydın ailenin içinde en inançlı olanı. İyi ki de öyle olmuş. Bunlara kader diye katlanıyordu.

-Teybe okuduğu anıları kim yazacak?

-Çok fazla yok ama bir takım şeyleri birleştirebiliriz. Yani Aydın'ın doğumundan 1963'e kadar gelmiş birkaç saatlik bir kayıt. Başka şeylerle doldurulabilir. Hafızası çok güçlüydü. Tarihleriyle olayları anlatırdı. Zaten en son bir kitabı oldu. Taha Akyol Bey de şahit oldu bir takım şeylere. Bilinmeyenleri orada paylaştı.

-Rahmetli için "Güçlü babanın şansız oğlu" diyebilir miyiz?

-Hayır. İlk evlendiğimizde benimle bir röportaj yapmıştı Özcan Kandemir. Demiştim ki, Aydın'ın işi çok zor. Çok sevilen bir babanın oğlu. Nasıl kendisini ispatlayacak gibi bir düşünceye ben de sahiptim. Fakat politikada şansı yaver gitmediği halde o bir Aydın Menderes oldu. Ne zaman birisi onun televizyona çıksa veya bir şey söylese veyahut da ülkede bir kargaşa olsa güvenilir kişi olarak bütün gazeteler, televizyonlar arayıp onun fikirlerinden istifade ediyorlardı.

-Doğru. Ama politika yapmak onun için babasına bir borç ödemeydi.

-Onu istiyordu. Hatta bana yola çıkarken var mısın dedi bana; başımıza her şey gelebilir. Benim bütün arzum, babamın ismini devam ettirip, onun bıraktığı yerden bayrağı almak demişti.

BABASININ ANISINI SÜRDÜRMEK ZORUNDAYDI

-İşte şansızlık da burada zaten. Babanın anısını sürdürmek zorunda hissediyordu kendini.

-Aynen öyle.

-Mecbur kaldı, adeta itildi politikaya.

-İtilmedi. Politikayı seviyordu. Onu zoraki bir görev gibi değil, isteyerek yaptı.

-Güçlü Adnan Menderes adının altında ezildiğini düşünmüyorsunuz.

-Hayır, kesinlikle düşünmüyorum. Aydın'ın donanımının çok olduğunu, kendisini çok iyi eğitip yetiştirdiğini, iyi bir muhakemesinin ve çok demokrat bir kişiliğinin olduğunu söyleyebilirim.

-Sizce politika dışında yaşasaydı, daha mutlu olmaz mıydı?

-Evlendiğimiz sırada, kendisine aile şansız, politika iyi gelmiyor, hadi biz çiftlikte oturalım da orayı çekip çevirelim dedim. Fakat bana arkadaşları bana bu birikimi toprağa mı gömeceksiniz hanımefendi dediler. Yani Aydın Bey bu kadar iyi yetişmiş, siyaseti bu kadar iyi biliyor. Bu insanı nasıl mahrum edersiniz siyasetten gibi. Çok aklı başında insanlar söyledi bunu.

-Belki de ona fenalık yaptılar.

-Olabilir.

-Birikimin olur, ama bunu başka türlü değerlendirebilirsin. Yazarak, bir üniversitede, başka bir düşünce kuruluşunda, ille politikanın içinde mi olmalıydı?

-Doğru. Fakat artık bir yola girilmişti. Yapacak bir şey yoktu. Pek çok ısrarla insanlar parti kurmasını istediler. Parti kuruldu hatta beni de kurucu üye yaptı.

-Büyük Değişim Partisi mi?

-Evet. Ama çok iyiydi parti. Çok değerli kişiler vardı.

-Ama yaşamadı.

- Zamanlama belki yanlıştı o sırada.

-Politikada istediği seviyeye gelemeyişini neye bağlıyorsunuz?

-Ona fırsat verilmedi. Demokrat Parti'nin devamıyız denilen partilerde dahi yasaklandı. Adalet Partisi'ndeyken Aydın'ın görüntüsü kendi halinde, öyle pek de akıllı falan sayılmayacak şekildeydi. Bir kenarda dursun, ismi olsun, cismi olsun ama karışmasın bir şeye istendi. İnsanlar Aydın'ı tanımıyorlardı. Refah Partisi'ne geçip de konuşmaya başlayınca aman Allahım bu da neymiş dediler. Fakat genel olarak galiba Menderes soyadı korkutuyordu insanları.

BÜYÜK DEĞİŞİM PARTİSİ PARASIZLIKTAN KAPANDI

-Bu sonuçta Aydın Bey'in kişiliğinden kaynaklanan sebepler de var mı?

-Hayır. Büyük Değişim Partisi'nin kapanmasının sebebi finanstı. Aydın kimseden para istemeyen biriydi. Parasızlıktan kapandı orası. Hatta ben bile arkadaşlara dedim ki, bakın, benim aldığım bu ufak emekli maaşı bu aileye lazım değil. Ben emekli maaşımı buraya veriyorum. Herkes de bir şeyler versin, bunu sürdürelim dedim. Ama olamadı.

-Belki de ölüyü diriltmek, yani Demokrat Parti'yi yeniden yaşatmak boşa bir çabaydı diye düşündünüz

-Aaa bir dakika, şöyle. Hayır. Bunu iyi ki sordunuz. Ben televizyondan duydum, Demokrat Parti'nin yeniden hayata geçirildiğini. Bizim bir irtibat büromuz var Bestekâr Sokakta, Aydın sık sık bana da bir oda hazırladı orada. Misafirleri çok oluyor. Benim de onlarla ilgilenmemi istiyor. Hatta bilgisayarı ikimiz de bilmiyoruz. Önce ben öğrenecektim, sonra Aydın öğrenecekti. Telefon ettim Aydın'a, ofisteydim. Aydıncığım dedim. Demokrat Parti hayata geçiyormuş, sahip çıkalım. Tabii ben duygusal bir şekilde böyle söyledim ben. Aydın'ın verdiği beyanat şuydu: "Demokrat Parti görevini tamamladı. Bir vakıf olarak hayatına devam edebilir." İleri görüşlüydü. Ben şok oldum tabii.

-Fakat Aydın Bey Demokrat Parti'yi hayata geçirenlerin hiç umurunda olmadı

-Hiç Aydın'a fırsat vermediler. Aydın hiç akıllarına gelmedi. Daha sonra bir şekilde Aydın oraya genel başkan oldu ama oradakilerin yarısı Aydın'ı istedi, yarısı istemedi. Ve Aydın'ı yaşça çok çok büyük insanlar mahkemeye bile verdiler.

-Doğru Yol Partisi de kaale almadı onu.

-Doğru Yol'dan bir teklif gelmedi. ANAP'tan gelmişti ittifak yapalım diye. Hatta ANAP'lı bir milletvekilinin evinde yemek yedik. Mesut Bey, eşleri ben, Aydın. İttifak konuşuluyordu. Fakat daha sonra Mesut Bey ittifaktan vazgeçti. Erbakan her zaman teklifte bulunuyordu. Aydın öyle bir şey düşünmemişti. Derken Refah'a geçti.

-Refah'ta da istenmedi aslında.

-İleride oraya başkan olmayı düşünen kişiler olabilir. Erbakan'dan sonra herhalde yol bize açılıyor diye düşünen olabilir.

DEMİREL MENDERES DÜŞMANI

-Onlardan biri de Tayyip Bey olabilir mi, Aydın Bey'i istemeyen?

-Ona girmek istemiyorum, olabilir. Fakat şaşılacak bir şey, Aydın orada hiçbir yerde görmediği sevgiyi, ilgiyi gördü. Hala öyle. Hatta Doğru Yol'da Menderes düşmanlığı var diyordum. Bu nasıl iştir, neyin nesidir? Hakikaten oraya bir Menderes düşmanlığı tohumu ekilmiş. Ve yeşermiş.

-Bu tohumu Demirel mi ekiyor, Tansu Çiller mi?

-Tansu Hanım olduğunu zannetmiyorum. Öncesinde ekilmiş bu tohum.

-Demirel ile arası iyi değildi bildiğim kadarıyla Aydın Bey'in.

-Aydın saygılıydı.

-Onu onore etti mi Demirel?

-Hayır. Referandumda yanında taşıdı onu ama fırsat vermek istemedi. İsteseydi Tansu Hanım'a değil, Aydın'a yer verirdi.

-Bunu mu bekledi Aydın Bey?

-Beklemez mi? Beklemez mi? Yalnız Demirel Tansu Hanım'a yanında en güvenilir, en değerli, en donanımlı kişi Aydın'dır demiş. Tansu Hanım gayet saygılıydı Aydın'a. Tabii Aydın engelli, nereye giderse ben de onunla gidiyordum. İnsanı üzen şu. Menderes'in devamıyız deyip, hepimizi koşturup, benim de Adalet Partisi'nde çalıştığım yerde böyle olması. Bilmiyorum ihtilaller mi korkutuyordu insanları, Menderes soyadı mı korkutuyordu, bunu anlamak zor.

İKİNCİ MENDERES'İ ASKERLER İSTEMEMİŞ OLABİLİR

-Yoksa askerler mi gizli talimat vermişlerdi?

-Olabilir.

-Bir Menderes'e daha tahammül edemeyiz demişlerdir belki.

-Olabilir. Normaldir. Pat diye birisi geliyor, oraya monte oluyor. Kendim de kurucu olduğum için Büyük Değişim'le ittifak yapılacak, Demokrat Parti'nin milletvekilleri olunacak zannediyordum. Ama rahmetli Erbakan orada kalınmasını istemişti. Ki Aydın pazara kadar değil, mezara kadar filan demişti. Ben de biraz şaşırmıştım. Çünkü arzuları Aydın'ın orada kalmasıydı. Geçen gün Saadet Partisi başkanı Sayın Kamalak, eşi, teşkilatından birkaç kişi gelmişti. Erbakan hocamız da benden sonra Aydın Bey diyordu, ama kısmet böyleymiş dedi. Bu herkes tarafından biliniyordu.

-Rahmetli Erbakan herhalde bunu kazadan önce söylemişti.

-Kazadan önce ama kaza Aydın'ın aklını almadı ki. Hatta Rosevelt'e benzetenler oldu. En üst düzeye de gelebilir, Türkiye'nin Rosevelt'i olabilir diyenler bile oldu. Yani engeli yoktu Aydın'ın en üst düzeyde bile siyaset yapmasına. Yani herkesin eli var, ayağı var, bir aparatla imza atabiliyor, okuyor. Konuşuyor. Zaten iyi bir hatipti kendisi.

-Özetle hepsi mavi boncuk verdiler, sorumluluk vermediler.

-İşte ben bu şanssızlık diye düşünüyorum. Hastanede Aydın yoğun bakımda yatarken Deniz Baykal Bey ziyaret etti. Dedi ki Aydın Bey bu talihsiz kazayı geçirmeseydi Türkiye'nin kaderi değişebilirdi, dedi. Demek ki beklentileri varmış herkesin. Çünkü siyasette farklı bir kişilik. Bilgisiyle, birikimiyle, geçmişiyle, duruşuyla farklı, göz doldurucu.

-Çok fazla parti değiştirdi.

-O kendisinin tutarsızlığından değil. Bakarsanız hepsi sağ partilerdi. Yani Aydın sağdaydı sola geçti diye bir şey yok. Hepsi daha öncesinde belki Adalet Partisi'nde veya Demokrat Parti'de, sonradan bölünmüş partilerdi.

-Bir haber çıkmıştı CHP'ye geçecekti aslında diye. Nedir aslı?

-Çok korkunç bir şey o. Ölü üzerinden prim yapmak. Çünkü ben böyle bir şey hiç bilmiyorum.

-Sizin bilginizin dışında böyle bir şey olamaz mı?

-Mümkün değil. Sanıyorum bir CHP milletvekili bunu söyleyen, bunu Aydın öldükten sonra siyaseten prim için yapıyor. Bir kere Aydın ile konuşmuş, o da 2006 yılıymış zannediyorum. O konuşmada ben yoktum. Fakat Aydın'ın CHP'de siyaset yapacağını düşünmek en son akla gelebilecek bir şeydir.

ON ALTI YIL BAKIMINI BEN YAPTIM, HİÇ ÖF DEMEDİM

-Felçli hasta bakımı da çok zordur değil mi?

-Ben kimseye bırakmadım onu 16 yıl. Bakımını ben yaptım.

--Bir hasta bakıcı tutulmadı mı?

-Hayır. Bu benim tercihimdi. Onu kimseye emanet etmedim. İlk Başkent Hastanesi rehabilitasyondan çıktığımızda bir hemşire hanımla anlaşmıştık. Geliyordu, banyosunu yaptırıyordu. İhtiyaçlarını karşılıyordu. Fakat evde o kadar telaş oluyordu ki. Şoför gidiyor, hemşire hanımı alıyor. O oluyor, bu oluyor. Evdeki yardımcı.herkes havada, büyük bir zaman kaybına neden oluyordu. Ben de telaşlı halleri sevmem. Bir zaman sonra aksaklıklar oluyor, bekleniyor. Bir stres yaşanıyor, evde huzursuzluk oluyor. Dedim ki hemşire hanımın yaptığını acaba ben yapamaz mıyım? Öyle yola çıktım. Ve yaptım, kimse hissetmedi bile benim evde ne yaptığımı.

-Aydın Bey de talep etti mi bunu sizden?

-Hayır. Etmedi. Ama belki daha huzurlu oldu. Aydın'ı ben giydiririm, kaldırırım, oturturum sandalyesine. Bazen yatakta kayardı. Ara çarşaf vardır. Sadece bunun için yardım isterdim evdeki kişilerden. Aydın'ı sürtmeden biraz yukarıya alacağız diye. Ben giydiririm, ben bağırsak boşaltımını yaparım. Temizliğini yaparım, yemeğini yediririm. Onlar da kitap okur, kitap sayfasını veya gazetesini çevirir. Her gün beş gazete alırdık.

-Hiç daralmadınız mı?

-Ben bu 16 senede içimden veya dışımdan ne öf dedim, ne pöf dedim. Faydalı olduğum için de huzurluydum. Ve Aydın'ın bu ofis ev gibi olmasına da ben zemin hazırladım. Çünkü Aydın boş durup yatacak veya sandalyesine oturup gezinecek insan değil. Beyni dolu olan bir insan. Onun bir şeyler üretip, bir şeyler yapması gerekir. O zemini ona hazırladım ben.

-Peki aşk?

-Arkadaşlığa döndü. Çünkü artık boynundan aşağısı olmayan bir insan. Ama yine de tabii sevgisiz bu olmaz. Belli günlerde mesajlar, çiçekler yollar. Zaten zarif, güzel bir insandı Aydın. Büyük bir dostluktu. Karı koca ilişkisi tabii ki olamazdı. Zaten evlendik, dört sene sonra kaza oldu.

HASTANESİZ KALDIK

-Bir beyanınız oldu kamuya. Dediniz ki, on beş gün hastaneye yatırılmasını gerekli bulmadı doktor. Yatırsaydık farklı olurdu.

-Bunu dedim. Aydın göğsünde bir rahatsızlık hissetti. Bu da Ağustos ayıydı. Ramazanın ortalarına doğruydu. Kendisi bir doktor ismi söyledi ve o doktor bey geldi. Dâhiliye uzmanı. Ankara dışında bile olsak bir şikâyetimiz olsa, o doktor beyin tavsiyelerine uyar ve netice alırdık. Eve gelip muayene etti. İki tane antibiyotik verdi. İki hafta bunu kullansın. Ateşi de yok. Bu zatürree başlangıcı olabilir dedi. Fakat o iki haftayı tamamlamaya birkaç gün kala Aydın çok kötü bir sıkıntı hissetti. Nefes alamadı, bir yudum su içemedi. Bu tür hastalarda akciğere pıhtı atarmış. Dâhiliye uzmanının aklına bunun gelmesi gerekirdi. Bize böyle bir şey demedi. Biz biraz hastanesiz de kaldık.

-Nasıl olur?

-Aydın ilk kaza geçirdiğinde Bayındır Hastanesi'ne gitmişti. Fakat Bayındır Hastanesi'nde bizim doktorlarımızdan hiçbiri kalmadı. Yani Aydın'ı bilen kişiler hep ayrıldılar oradan. Göğüs hastalıklarıyla ilgili hatta Serap hanım vardı. O da poliklinik kısmına geçmiş Bayındır'ın. O sırada onu da aradık, yıllık izindeydi. Kader ağlarını örüyordu da biz öyleydi böyleydi diyoruz galiba. Amerika dönüşünde Başkent Hastanesi rehabilitasyon merkezinde uzun bir süre kalmıştık. Bir de orası biliyordu Aydın'ı. Haberal hoca böyle oldu, ora ile ilişkiler biraz koptu. Haberal hoca sonda değişimi için doktorlarını gönderirdi. Rutin çünkü değişmesi gerekiyordu.

-Sonra ne oldu?

-Başhekim beyi ben birkaç kere aradım. Ulaşamadım. O dönmeyince de ben ne yapayım. Konuşabilseydik, ne yapayım ben diyecektim. Bu Aydın'ın rahatsızlığı öncesi. Oradan kopmak istemedik aslında. Fakat Başhekime ulaşamadım. Biz böylece hastanesiz kaldık. Araştırdık, düşündük. Güven Hastanesi bizlere daha yakın gibi geldi. Sahipleri de öyle. Ama Aydın omurilik felçliydi. Doğru bir yer miydi? Çünkü her yerde böyle omirilik felçli hasta olmuyor ki. O göğüsten sıkıntı çekince oraya gittik. Kanda bir değer görülünce kalple ilgili olduğu söyleniyormuş ama pıhtı atınca da aynı neticeyi verir diyenler var. Onlar da ilk önce pıhtıdan şüphelenmişler. Çok da kucakladılar bizi, iyi karşıladılar. Hakikaten birkaç gün sonrada eve döndük, ramazan bayramı oldu.

-Sonra yeniden fenalaştı değil mi?

-Ondan sonra evde bakım ünitesi on beş günde bir geliyordu. Tahliller yapılıyordu. Tuz azaltıldı, kalp denildi. Ama çok da ciddi bir şey olmadığı söylendi. 12 Kasımdı galiba. Biz dedik ki Aydın huzursuz, rahatsız. Bir hırlama var göğsünde. Aman dediler biz Salı gelecektik, hemen gelelim dediler. Geldiler, tahliller filan. İlk yaptığımızda mesela enfeksiyon diye bir şey yok. Yine göğsünden rahatsızlık hissetti Aydın. Bu seferki yatışımızda bir baktılar enfeksiyon çok. 12 Kasım gecesini çok kötü geçirdik. Aydın balgamlar çıkarıyor. Huzursuz, rahatsız. Evde olmak mümkün değil. Aradık ambulansı

-Tekrar Güven'e gittiniz.

-Evet. Fakat kalp üzerinde durulduğu için Aydın'a durmadan laseks veriliyor. Burada da Aydın'ın sondasını değiştiren yine bir arkadaşımızın yakını vardı. Profesör. Bu laseks iyi değil. Aydın Bey'in değerlerini, dengesini düşürür. Bu kadar sık verilmemeli diyordu. Onlar orada devam ettiler, laseksse, yani idrar söktürücü. Onunla beraber sodyum da gidiyor tabii.

AKIL KARIŞIKLIĞI YAŞADI

-Güven'de ne kadar kaldınız?

-Bir hafta kaldık da, son iki üç günü çok kötüydü. Aydın akıl karışıklığı yaşadı. Sodyum düşünce yaşanırmış, onlar yerine konunca düzelirmiş. Sonra Aydın'la buradan çıkalım mı filan diye konuştuk. O da rahatsızdı. Çünkü iyileşemiyor. Daha bir sıkıntılı duruma giriyor. Onlar da rahatsız oluyorlar. Hatta en sonunda bir şeyler yaptılar. Yoğun bakımda değildi ama dezanfekte ediyorlar, herkes girmesin diyorlar, burayı kapatıyorlar. Paspaslar koyuyorlar, onların üstüne bir şeyler döküyorlar. Mikrop kırıcı bir şeyler. Bir gün önce de böyle bir şey yaşadılar. Herhalde istemedikleri bir mikroba rastladılar, bilemiyorum. Böylece dedik ki gidelim.

-Nereye gideceksiniz?

-Nereye gidelim, doğru. Onun üzerine bir arkadaşımız dedi ki, Atatürk Hastanesi donanımlı, iyi diyorlar. Oraya gidelim, Sağlık Bakanını ara dedi. Sağlık bakanını aradım, o anda ulaşamadım. Pazar günüydü. Ben cumhurbaşkanını arayım bari. Ona daha çabuk ulaşırım herhalde dedim. Cumhurbaşkanı beş dakika sonra döndü. Dedim ki efendim biz çok zor durumdayız. Aydın tuhaf bir şeyler yaşıyor. Huzurlu da değil. Buradan da ayrılmak istiyoruz, sodyumu düştü, aklı karışık. Çok sıkıntılı bir şey yaşıyoruz. Atatürk Hastanesi'ne gitmek istiyoruz, bize yardımcı olabilir misiniz? Cumhurbaşkanı derhal Sağlık Bakanı'nı arıyorum, dedi. Sağlık Bakanı da zaten aradı. Dedi ki, hanımefendi o bizim bir tanemiz, her şeyimiz. Ben haftasonu olmasına rağmen bütün profesörleri hastaneye çağırdım, sizi bekliyorlar dedi. Biz Atatürk'e gittik. O da memnundu halinden.

-Akıl karışıklığı açıldı mı?

-Zaman zaman açılıp, zaman zaman kapanıyordu. Gittik, bütün profesörler orada. Hemen ne dobler yapıldı. Aa pıhtı atmış dediler. Bu sefer bütün Aydın'ın vücudundaki eksileri tamamlamaya başladılar. Üzüm salkımı gibi bütün o serumlar... Belki yirmi tane. Biri bitiyor öbürünü koyuyorlar. Bir ara normal odaya çıkardılar. Yine o geceyi rahatsız geçirdiği için aşağıya indirdiler. başhekim geldi, dedi ki sizi yılbaşında eve çıkaracağız. Yılbaşı çamı hazırlandı evde. Çamı sevdiğinden değil, neşe olsun evde. Ben eve çıkacağız diye çok sevindim tabii. Böyle inişli çıkışlı, zikzaklar yaşadık.

-Fakat çıkamadınız eve.

-Çıkamadık. 19 Kasım'da oraya gittik, Aydın'ı kaybettiğimiz Aralık 23'üne kadar hep orada yoğun bakımdaydı. Bir gece normal odadaydık. Hastane mikrobu aldığı söylenildi bu sefer. . Onlar da çok üzülüyordu. Didindiler, çırpındılar. Artık vücut zayıf düşmüş.

-Bağışıklık sistemi çöktü herhalde.

-Evet, o sıfırlamış herhalde ki bunlar oluyor. Çırpındılar, didindiler yapmadıkları kalmadı.

VASİYETİNİ SÖYLEYEMEM

-Vedalaşabildiniz mi eşinizle?

-*Güven Hastanesi'nde aklı başında olduğu zamanlarda veda sözleri gibi vasiyet etmek istedi, bir takım istekleri oldu. Ama bunları ben söylemeyeyim şimdi, rahatsız olacağım.

-Paylaşılacak kısmı varsa söyleyin.

-Ben seni güldüremedim dedi. O acıydı tabii. Sonra böyle olmalıydı, şöyle olmalıydı ama olmadı işte dedi...

-Nasıl vakit geçiriyorsunuz şimdi?

-Tabii gelen giden oluyor. Yine eskisi gibi sabah gazetelere bakıyorum ama odamı değiştirmedim. Olanları gözden geçiriyorum. Hiçbir şeyde ihmale de uğramadı. Ne yapılabilirdi? İşte bu kaza olmasaydı tabii. Hatta bazen Aydın zorlandığı zaman ah aydıncığım, nasıl verdin sen direksiyonu o kişiye, o kadar süratli kullanırdı, herkes seni uyarıyordu dediğim zamanlar da olurdu. Emin olun Nuriye Hanım keşke yaşasaydı da yüzünü görseydim, sesini duysaydım, o kocaman sesini. Ben de genç değilim ama Allah güç kuvvet veriyordu. Yine de devam ederdim.

-Yine bu evde mi yaşamayı düşünüyorsunuz?

-Burada hatıralarımız var tabii. Yaşanmışlık var. Aydın'ın yanında olmayı da çok istiyorum.

Bir ayağım İstanbul'da olacak. O kesin. Ona sık sık gideceğim. Ama ne yapacağım, nasıl yaşayacağım bilmiyorum.

-İstanbul'da bir eviniz var mı?

-Yok, hayır. İlk önce İstanbul'da yaşayım diye düşündüm. Ama burayı bozarsam da dönüşü olmaz buraya. Burada hatıralarımız var, ben geri döneyim desem o olmaz. Kafam karışık daha.

-Büyük oğlunuzla ilişkiniz nasıl, danışır mısınız ona?

-Hayır. O hep sorumluluk sahibiydi. Düğününü bile kendi yaptı, kendi işini kendi büyüttü. Benden iyi durumu.

-Görüşüyor musunuz?

-Görüşüyoruz. Senede bir iki kere gelirler. Aydın'ı çok severlerdi. Aydın'da onları severdi. Fakat onların kendi hayatları var. Aydın'ı kaybedince baktım bana pek sarılıyorlar. Gelinim de Menderesçi bir ailenin kızıdır. Ablasının adı hatta Berrin'dir. Amcaoğlunun adı Menderes'tir. İyi bir ailenin kızıdır. Dedim ki evladım ben bağımsızlığını seven bir insanım. Siz beni merak etmeyin. Ben kendi kararlarımı kendim vereceğim. Benim yapacağım işler var. Beni merak etmeyin.

MENDERES ADINI BEN YAŞATACAĞIM, ÇÜNKÜ DİĞERLERİ UZAK ONA

-Menderes adını yaşatma gibi bir misyonu siz mi üstlendiniz şimdi?

-Ben hem eşimin, hem kayınpederimin adını elimden geldiğince duyurmaya çalışacağım, faaliyetlerde de bulunacağım. Zaten Aydın daha önce Adnan Menderes platformu diye İstanbul'da bir dernek kurdurdu. O çalışmalarını sürdürüyor. Bugünlerde çocuklar gelecekler. Fikrimizi paylaşacağız. 7 Ocak Demokrat Parti'nin kuruluş yıldönümü. Aydın'ın ve rahmetli kayınpederin mezarında ziyaret edip dua etmişler. Burada bitmeyecek bu iş. Yalnız acı bir şey var. Benden başka bunu sürdürecek kimse yok. Çok uzaklar, Menderes ailesine, kalan aile yakınları. Onlar CHP'liler ve de Aydın ile hiçbir ilişkileri yok. Ne arar, ne sorarlar, büyük bir soğukluk var.

-Kim onlar?

-Yüksel Bey'in kızı Işık zaten Fransa'da yaşıyor. Kopuk aile şeyleri. Böyle amca merakı yok, bayram oldu, yılbaşı oldu, bilmem ne oldu, arayalım amcamız nasıl? Mutlu Bey'in oğlu Adnan da öyle. Annesi Münevver Menderes var. Profesör o. Mutlu Bey'le son üç yılları mahkemede geçmiş. En son celsede boşanacaklarmış. Kaza oluyor, soyad üstünde kalıyor.

Hatırla Sevgili dizisinde Menderes aşağılanıyor, ne yapabiliriz, diziyi kaldırtabilir miyiz diye Aydın'lı bir öğretmen kendisine telefon açıyor. Münevver Hanım biz diziden çok memnunuz diye onu azarlıyor. Senin yaşın ne, başın ne, ben profesörüm diyor. Ben filmde gösterilen halinden daha zavallı haykırışını dinledim Menderes'in diyor. Torun Adnan Menderes'in de dedesiyle sadece kan bağı var. Siyasi olarak onunla aynı yerde durmuyor. Zaten Aydın, cenazeme gelmesinler demişti. Dolayısıyla görev bana düşüyor. Çünkü son evladın eşiyim ve Menderesçiyim.

-Peki Menderes Türkiye'nin umurunda mı? Yaşatacak ne kaldı geride?

-Yaşaması gerekiyor. Demokrasiye geçiş çok önemli. Çok partiliye geçiş çok önemli. Yaptığı hizmetler çok önemli. Bunu bilmesi lazım, biliyorlar da. Aydın'a da birçok öğrenci, üniversite öğrencisi, hatta lise öğrencisi ödev olarak gelip, mastır yapanlar, tez konusu, doktora yapanlar, tez konusu için gelip yardım istiyorlardı. Menderes unutulmaz.

15 Ocak 2012, Pazar
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
yazarHakkinda.