Ömer Erdem

o.erdem@zaman.com.tr

CUMAERTESİ Yazarlar Ömer Erdem-Kış güneşi…

Kış güneşi…

İşte yine hevesle oturuyorum masaya. Sanki birazdan o çok sevdiğim yemeklerden gelecek ve ben avuta avuta bu vakte hazırladığım açlığımı yüksek bir lezzet şuuru içinde dindireceğim.

 Kıvrak bir acelecilik de var halimde. Bilgisayar hemen açılsın, komutlar derhal yerine gelsin, ilk cümle yazılsın, sonrasında da bir güzel mantarın yumuşak topraktan sökülüşü gibi yürüsün yazı. Kışı, kış güneşini duyuyorum ben. Onun büyüsüne, onun büyüleyici oklarına hedef olmuş gönüllü bir coşku içindeyim. Sanki bir tablet esrarlı güneş macunu yuttum da kendimden geçtim. Ve bu bitmesini istemediğim güzel rüyalara benziyor. Belki bir daha ve hiçbir zaman görülemeyecek bir zambak alevi içindeyim.

Aralık ayının hışımlı poyrazı

Öyle ya, daha dün gece, aralık ayının bütün sert ve hışımlı poyrazı, gecenin koynunda ağaçları sallaya sallaya yağmurlarla dövdü. Turuncu sokak lambasının aydınlattığı ve olduğundan bambaşka şekillere soktuğu yağmur kamçıları, kar sesini çağırır gibi böğürdü, inledi. Yaramaz bir çocuk gibi şehrin kulağını çekti. Yakasından sürükledi. Gece boyunca pencereye çarpan iri, soğuk ve sert sağanak her şeyi kendi hükmü altına aldı. Bir kara kış duygusu, iç üşüme, bir gizli mağara nemi, bir uzak kemik uyuşması belki de belleğin çok uzaklarında kalmış mayi bir teslimiyet duyuşuyla sabahı ettim…

Sabah ki gecenin çocuğu olmaktan uzak bambaşka bir varlıktır. Onun nesli, zamanın ve iklimlerin, onun gelişi, dünün ve yarının göbek bağından çok ayrı bir nesebe dayanır. Say ki sabah, zamanın asil, özgür ve asi çocuğudur ve bu haliyle insana içten içe yaşama tutkusunu o telkin eder. Benim de uyandığım ve erken saatte sokağa ilk adımımı bıraktığım sabah, dünkü gecenin Mahler müziklerinin atmosferine yakın, henüz mayalanmakta olan, nebula halinde dönüp duran ilkel lakin sağaltıcı sesler gibi dipdiri idi.

Gönlümü çelen ise güneşin bu erken vakitte, bazen İstanbul’u bir gökyüzü perdesi gibi sarması, Karadeniz cihetinde ayrı, Marmara derinliklerinde bambaşka, Alemdağ’ın sırtlarından Kadıköy önlerine, Haydarpaşa açıklarına, Ayasofya ve Sultanahmet kubbelerine daha başka bir coşkunlukla inmesi, diri diri inmesi, keskin keskin gürleyerek gerinmesi, oyun ve büyü duygusuyla coştuktan sonra eğilip, Adaların arkasından Uludağ’ın berrak zirvelerine göz kırpmasıydı. Kış şimdi, güneşiyle tecelli ediyordu ve ben saatler sonra bu inişin sürprizlerini hayal etmekle meşguldüm. Üstelik geceki keskili poyrazın yerini çapkın bir lodos, almış denizin kıyıyla buluştuğu noktada o koyu tuzlu ve berrak oyunlarına kapılmıştı.

Günün bu saatlerinde gördüğüm, mutlaka gördüğüm, ben oradan geçmesem bile mutlaka orada olduğundan hiç şüphe duymadığım kedilerin hamisi bey de, her zamankinden başkaydı. Dünyaya dipten boş vermiş haliyle en kapalı havada bile güneş gözlüğü kullanan ve kafasına estikçe kedilere içli şarkılar patlatan, nihaventten arabeske, arabeskten tangoya, tangodan marşa sıçramakta hiç beis görmeyen bu bey, ömrünü, gecesini, varlığını, bu sahil kedilerinin yaşamasına adamış görünüyor. O da, bu kış güneşinin altında bir kere daha yüceliyor.

Şimdi oturduğum masaya, gün ışığı sanki büyük bir akarsuyun dar bir noktada sıkıştıktan sonra bembeyaz, hızlı ve coşkun akışı gibi vuruyor. Öylesine berrak ki gücü altında her şeyi silip yutacak. Fotoğraf makinesi ve kamerada çok yüksek ışık değerinin altında her şeyin silinmesi gibi ben de şu kesme perdeleri yukarıdan aşağıya doğru kılıç gibi inen ve yandaki mekanizması vasıtasıyla adım adım kapanabilme özelliği taşıyan perdeyi çevirmesem içeriyi su, hayır ışık basacak.

Şeftali çiçeği beyaz-pembesi bir ışık

Ağır ağır ve zevkine vara vara çeviriyorum perdeyi. Şeftali çiçeği beyaz-pembesi bir ışık iniyor masanın üstüne. Öylesine iniyor ki sanki bir bebeğin o pürüzsüz ve henüz hayat bulaşmamış saflığı uyanıyor içimde. Kitabımı açıyor ve harflerin üzerine yaratıcı dokunuşlarla inen ışığın yardımıyla okumaya koyuluyorum. Dipten, biraz zorlaya zorlaya şehrin gürültüsünü duyuyorum. Lakin bu ışık bu kış güneşi her şeyi anlamsızlaştırıyor, etkisiz hale getiriyor. Dışarı, uzaklara çağırıyor. Tuhaf zamanlarda görüldüğü söylenilen cin kafileleri gibi oyunlar ediyor.

Şimdi zihnim burada durur mu? Bir yandan bana anın geri gelmez hazzını sunuyor bir yandan da şehrin bütün sevdiği köşelerini önüme getiriyor, hayalimi kanatlandırıyor, iç dilimi çözüyor. Kimi fırınların vitrinlerine düşen bu ışıklı sıcaklık, ekmeklere başka bir parlaklık getirirken buğulanmış camlara müzikli çırpınışlar sunuyor.

Heykellerin burunlarına çarpan kış güneşi, cami avlularından dış kapılara doğru uzun gölgeler bırakıyor. Rüyanın oyunlarına çok yakın, eşyanın ve köşelerin saklı ayrıntılarını ifşa etmekte eşsiz bu ışık, bir yer göstericisinin feneri gibi tam da istediği yere odaklanıyor, görülmezi görünür kılıyor. Sahlep içen ağızda, şiir okuyan dudakta, bir balıkçının denize attığı olta ipinin denizle buluştuğu berrak noktada, yaprakları inmiş görkemli bir çınarın en üst dallarındaki kuş yuvasında, mezarlıktan dönen kederde, bozkırın ortasında ağıp giden trende de onun dokunuşları var. O hükümdar etekleri gibi kalktığı yerden haşmet rüzgârı estirircesine, perdelerin arasından parmak uçlarıma kadar yayılıyor. Tekrar, hazırlan ve çık diyor. Hayata karış. Arsız çağırıyor.

22 Aralık 2012, Cumartesi
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
yazarHakkinda.