CUMAERTESİ Yazarlar Ömer Erdem

Protokol konuşması ve sardunyalar...

Tam da sardunyaların patladığı şu günlerde bir çift sardunya aldım. Onları iğreti plastik saksılarından özenle çıkardım.

Bir daha göremeyeceğim ince, örgülü köklerini inceledim. Açmaya yüz tutmuş körpe tomurlarına dokundum. Koyu yeşil yapraklarına kulağımı dayadım. Burnuma yayılan kardeş ıtır kokusunu bir süre içimde tuttum. Yan yana diktim onları. Bahara hoş geldin dedim. Zaman geçiyor. Ebedi yenilenişin güzelliği her dem sürüyor. Öyleyse bu sardunyaların hatırına, içimde dönen, beni bir gıdıklama makinesi gibi yoklayan, ikide bir sokağın tam ortasında yakama yapışıp; 'haydi haydi, söyle onu, onu da söyle, görüp duyduklarını kendine saklama' diyen iç sesimi de götürüp bir duvar kovuğuna saklamalıydım ya, ne çare? Bir çift sardunya hatırına belki gülümseyip geçecektim. Boş ver diyecektim. Boş ver. 'Sayın kitap ayraçları, kıymetli ses sistemleri, kargolarımızı tam zamanında teslim eden şirket temsilcisi, sağ yanı kağşamış konuşma kürsüsü, Rusya'dan aramıza katılan tenorlar, sayın rektör, sevgili öğrenciler!' diye başlayan bir hatırayı kâğıt gemiye dönüştürüp sokaktaki yağmur suyuna bırakacaktım. Birden işin içine Puşkin karıştı. Protokol konuşmaları güncellendi. Yeniden dillendi. İçim kabardı.

Ah şu protokol konuşmaları... Vah ki onlar öncesini kestiremeyeceğimiz çağdaş işkence araçları gibi birden bire önümüze çıkıveriyorlar. Kendinizi mutsuz mu etmek istiyorsunuz? Çok sevdiğiniz bir dostunuza işkence çektirmeyi mi arzuluyorsunuz, yetmedi 'saçmalık felsefesi' hakkında onca kitapta aradığınızı bulamadınız mı, yetmedi her tür güç ve iktidar bir hoş geldiniz nezaketiyle size nasıl yumruk sallar onu mu merak ediyorsunuz? Aman derim aman, alın benden karşılıksız bir şifre, armağan, kolay ipucu, şenlikli bir tiyatro bileti. Atlatma haber. Durmayın protokol konuşmalarının bütün inceliğiyle kubbeleri doldurduğu toplantılara, açılışlara katılın. Dilerseniz onu bir laboratuvar kabul edin, elleri, göz çukurlarını, boyun kaslarını, iç çekişleri, alkışları, ikide bir saate bakmaları, kravatının kırışığıyla oynamayı, fakat alkışa, kaçınılmaz alkışa hazırlanışları mutlaka gözleyin. Hem bu alkışlar bir cümlesi bile kalbe işlemeyen yüksek beceriler için midir, iyi ki bitti bu konuşma demek için midir, orası da karmaşık. Protokol konuşması ilkin devletin kendi erkini her an duyurmak için kurduğu bir söylem aygıtı sonra da onun dalga dalga devralınmasının adıdır. En çok devletler sonra da şirketler konuşurlar. Dünyada unutulmayan bir protokol konuşması var mıdır diye sorulduğunda herkes sağına soluna bakacaktır çaresiz. Taleple değil icbar yoluyla karşımıza çıkar. İstenmeden insan kulağına sıkılan müzik tozu gibi bir şeydir. Müzik yerini almış gönüllü ve ince gürültüdür.

Sayın tavan, sayın pencere kiri...

Protokol konuşmalarının başlayacağı yerde çok nazik görevliler bulunur ve onlar anayasa metinleri gibi listeleri hızla çevirirler, sizin isminizi sorarlar. O listeler, sizin anlama ve algılama düzeyinize göre değil statünüze göre düzenlenmiştir. Sizin haberiniz yokken bir kalem sizi hizaya sokar. Zaten protokol konuşmaları da o statüye göre düzenlenir. En yüksek!, en gözde olan hemen öne oturtulur. Ön bir sopa ucu gibi yeşerir. En çok 'görülen' en son konuşur, hem ne konuşur, hem ne ölümsüz konuşur, hem ne içli ve hem ne anlaşılır hem ne özlü hem de ne kısa konuşur... Bu arada ben sardunyalarımı pencereye özenle yerleştirdim sularını bile verdim ya, sanki çaktırmadan ikide bir içeriye bakıyorlar onlar da. 'Sayın tavan, sayın avize tozları, sayın pörsümüş kadife perdeler, sayın pencere kiri, sayın piyano tuşları, sayın cilalı ayakkabılar, sayın marka etiketleri, sayın dün, sayın bugün, sayın neşeli yarın' deyişimi duyar gibi rüzgârda sallanıyorlar inadına. Sallansınlar bakalım, nasıl olsa birkaç güne kalmaz koyu ateş kırmızısı, canlı sakız beyazı çiçeklerini dökecekler zamana. Ben de onlara bir daha hiç protokol konuşmalarından söz açmayacağım. Hem bu dünyalık işlerden uzak tutmalı çiçekleri, sardunyaları.

Puşkin Erzurum'a kadar geldiğine göre...

Puşkin, Puşkin diyordum ya! 1976 yılında Ankara Ayyıldız Matbaası AŞ tarafından basılmış bir kitaba kayıyor gözlerim masada. 'Aleksander Sergeeviç Puşkin'de Türk-İslam Kültürünün İzleri' başlığını taşıyor kitap. Dün gece biraz sisli, biraz hayretle karıştırdım. Ve aklım, Güneş Yanığı'na, Sibirya Berberi'ne, 12'ye gidip geldi. Neden gitti, neden gitti belki benim bile bilmediğim bir anlamı vardır. 'Dünyanın büyük bir anlayışsızlığa gittiği şu günlerde' bir anlamı vardır. Hem Puşkin bizim Erzurum'a kadar geldiğine göre, Türk-Rus ilişkileri üzerine yapılan protokol konuşmalarını da kırıp geçecektir. Öyle demiş mi dememiş mi bilmiyorum ama, benim yeni sardunyaların dışarıdan seslendiğine göre; 'Çatı olmadan ev de olmaz. En ufak bir yağışta içerisi su dolar. Duvarlar rutubetlenir, kabarır. Yataklar yatılmaz olur. Evi ev yapan çatıdır. Puşkin, Rus dilinin çatısıdır ve o çatı Kuzey Kutbu'na kadar genişler' demiş Turgenyev. Şimdi, durup dururken içeri sarkan bu sese ne diyeceğim? Üstelik toplantıya taze tıraşıyla ve geniş kravatıyla katılan ve bir de protokol konuşması yapan sayın vali yardımcısının sözleri saklı dururken hafızamda. 'Ben Sarıkamış'ta kaymakamlık yaptım. Bilirim Rusları. Rusya bizim sadece komşumuz değil. Yine ifade edeyim ki şu kadar evlilik durumu var. Kan kana geçmişte olduğundan daha farklı şekilde karışıyor. Antalya-Kemer'de yine kaymakamlık yaparken gördüm bunu. Hem Puşkin büyük şair. Enver Paşa, o kadar askeri telef etti... Bu sabah sayın valimize de söyledim, bu arada çok selamlarını söylediler. Gelip size hitap edemedikleri için üzgündüler. Sayın valim, dikelim yeniden şu Ayastefanos abidesini dedim...'

Eğer bariton Sergey Romanov ve soprano Maria Dushina, Puşkin'in şiirlerinden oluşan mini bir konser vermemiş olsalardı, salona girerken kendisini sırf protokolde önemli göstermek adına profesör-doktor olarak takdim eden elli yıllık şairi de ifşa edecektim ama sustum. Şu protokol, şu protokol konuşmaları öylesine bir sızıyor ki hayatın içine kaynadıkça şişen makarnalar gibi bir süre sonra köpüklerini taşıra taşıra ateşi söndürüyorlar. Protokol konuşması dediğimiz, sözün özü itibariyle bir hayırlı olsun temennisidir ve atalarımız gönülden bir dua ve amin mührüyle taçlandırmışlardır onu. Yoksa, Süleymaniye Camii'nin Kanuni devrinde değil de bugün açıldığını düşünüyorum da, aklımın kaçışı tarihe sığmıyor. Sadece o mu, Türkiye'nin günlük insan enerjisi ve zihin üretiminin büyük bir bölümü protokol konuşması yaparak ve dinleyerek geçiyor... 'Sayın, sayın' diye her gün saydırıyorlar rütbeleri, sıfatları. Oysa sardunyalar... Sabaha aşkla patlayacaklar. Yaz boyu sessizce konuşacaklar.

7 Nisan 2012, Cumartesi
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
yazarHakkinda.