"Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?"

HABERLER PAZAR
2 Ocak 2005, Pazar

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Bu sözle, ilk akla gelen, bilenlerin bilmeyenlere üstünlüğüdür. Yıllar önce, bu kutsi sözün farklı bir yorumla yorumlanabileceğini öğrenmiştim.

Bu farklı yorumu gündemime getiren dostum, bazen bilmeyenlerin de üstün olabileceğini ima etmişti. Kastettiği, çağımızda bizi gerçek anlamda cahilleştiren, bilgisiz eyleyen aşırı bilgilenmeydi (over-information). İki elmayı bir elinizde tutabilirsiniz, belki üçünü de, belki dördünü de, ancak beş ya da altıyı geçince, elmaların hepsini elinizden düşürmeniz işten bile değildir. Çokça bilgilenme, göründüğünün aksine, bizi eldeki bilgilerden edebilir. Aslında, -entelektüel kaçmayacaksa- aşırı bilgilendirme (over-information) hem bir yanlış bilgilendirmeyi (dis-information) hem de bilgisizleştirmeyi (de-information) sonuç verir. Aşırı bilgilenme ile, neyin size öncelikle lazım olacağını bilemediğiniz için, hem öncelikli bilgiyi ıskalıyorsunuz hem de öncelikli olmayanı öncelikliymiş zannetmeye başlıyorsunuz. Böylece bildiğinizi düşünürken bilmediğinizi bile bilemez hale geliyorsunuz. Bilmeyenlerin bilenlere üstünlüğünün bir başka açıklaması şöyle olabilir: Bilmeyenler bilmediğini bilen ve “bilmiyorum” diye/bilenlerdir. Ancak dehşete bakın ki, en çok bilenler, aslında bilmediklerini asla bilemeyecekleri dipsiz ve karanlık bir kuyuya çekiliyorlar.

Geçenlerde, televizyon kültürü üzerinde bir başka dostumla konuşurken, reytingleri belirleyen çoğunluğun neleri bildiklerini/konuştuklarını öğrenince, bana da bilmeyişime şükretmek düştü. Bizim gibi, televizyon seyirciliğinin “balayı” dönemini yaşayan toplumlar, televizyonculuğun çok iyi bilinen formülünü henüz deşifre etmeye hazır değil. Televizyonu kökten eleştiren yayınlar, yazılar pek yaygın değil. Ciddi televizyon eleştirileri, “egemen medya”nın, şiddet, kavga, cinsel tahrik üzerinde yürüyen tezgahlarını açık edeceği için bir tür oto-sansüre uğruyor. Kimse bindiği dalı kesmek istemiyor.

Lafı uzatmayalım. Televizyonculuğun formülünü basitçe vereyim: Televizyon kanalı kuranlar da, elbette para kazanmak istiyor. Televizyonda para kazanmanın yolu reklam almak, reklam almanın yolu reyting kazanmak, reyting almanın yolu seyirci toplamak, seyirci toplamanın yolu da seyirciyi tahrik etmektir. Tahrik etmenin de değişik yöntemleri vardır: Ya ekonomik olarak tahrik edersiniz; çoğunluğunun hayal ettiği ancak asla ulaşamayacağı hayatları allı pullu haber yaparsınız. Ya açıktan cinsel yolla tahrik edersiniz; bunun nasıl olduğu mâlum. Ya merakını dürterek tahrik edersiniz; şok haberler, “az sonra”lar, kim kiminle, gizli kameralar, özel haberler vs. Ya ideolojik olarak tahrik edersiniz: En ciddi konulu tartışma programlarında bile, kimse üzüm yemeye niyetli değildir; maksat bağcı dövmektir. Meselâ bir tartışma programında iki tartışmacıdan birinin diğerine “İyi ki sizi dinlemişim, sorunu bir de bu açıdan görmem gerekirmiş, teşekkür ederim, beni aydınlattınız...” gibi bir şey söylediğini hiç duymamış olabilirsiniz. Aklı başında, söylediğini nezaketle söyleyen, çığırtkan, iddiacı, kavgacı olmayan tartışmacılar, tahrik etmez, dolayısıyla reyting getirmez. Dolayısıyla, bu tür bir tartışma programında konu hakkında aydınlanacağınızı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Zira aydınlatmak tahrik etmez, reyting getirmez, para etmez. Dahası, sizi inandığınız şeyleri eleştiren bir adamı ekrana getirerek kızdırmaları, bunun üzerine onlara tepki vermeniz, tepki olarak karşı program yapmanız bile onların ekmeğine yağ sürer. Tahrik edebileceğini böylece ispatlamış da olur.

Hafızanızı bir yoklayın. Bir önceki dönemde yarışmalar vardı. Yüksek ödüllü ama her anı, her sahnesi sizi duygusal olarak tahrik etmeye ayarlanmış yapımlardı. Sunucunun tavrı, edası, yarışmacıların kazanmak için yalvarmaları, şaşırmaları, üzülmeleri, kaybettiklerinde/kazandıklarında gösterdikleri tepkiler, çığlıklar, ağlamalar, elenenlerin diğerlerini eleştirmesi, aşağılaması gibi sayısız detayda mutlaka bir tür tahrik vardı ve -hiç endişeniz olmasın- hepsi baştan tasarlanmıştı.

Bugünlerde televizyonlar yeni bir tahrik alanı daha keşfettiler. (Belki ben de pek safdilim, başından beri keşfetmişlerdi de, sırası şimdi geldi.) İnsan psikolojisinin gizli kalmış yörelerini gıdıklamaya, kendimize itiraf etmediğimiz, başkalarından saklayıp içimizde uyuttuğumuz eğilimlerimizi tahrik etmeye çalışıyorlar. Birisini gözetlemek mi istersiniz? Neler yapar kapalı kapılar ardında diğer insanlar? Kapalı perdeler neleri saklar? İçinde nefis taşıyan herkes, bu meraklardan az ya da çok nasibini alır. Bir kayınvalide gelinini nasıl seçer? Kızlar oğlanlara kendilerini nasıl beğendirirler? Oğlanlar kızları nasıl tavlar? Hangi hilelere başvururlar? Kendinizi bu soruları sormaktan alamazsınız, değil mi? Hele de, evinizde başka mutluluk vesileleri bulmaya vaktiniz ve niyetiniz olmamışsa, bırakıverirsiniz kendinizi bu merakların labirentine? Hele de kendinize tatlı ve anlamlı meşguliyetler icat edememişseniz, kolayca sürüklenirsiniz bu dipsiz kuyuların ağzına? Yuvanızda eşinizle, çocuklarınızla, komşularınızla seviyeli, dengeli, tatlı, heyecanlı bir birliktelik kuramamışsanız, kendinize sakladığınız, hatta kendinizden bile sakladığınız bu dürtülerin ucunda bulursunuz kendinizi. Üstelik herkesin izliyor olduğunu bilmeniz de, zamanla vicdanınızda duyabileceğiniz o azabı sindirir, söndürür, köreltir. Zamanla meşrulaşır yaptığınız iş, kendi kendinize “aferin!” demeye bile başlarsınız. Bir de bakarsınız ki, arkadan çekiştirmeler, kandırmalar, sözüm ona “beyaz” ya da “küçük” yalan söylemeler, gıybet etmeler hayatınızın ortasına oturuvermiş. Bu meşguliyetlerle bir anda hayatınızın değiştiğini, standartlarınızın sizin de başından beri onaylamadığınız bir yere çekildiğini fark edemezsiniz bile. Bilgilenirsiniz, ilgilenirsiniz. Hem de tatlı bir heyecan sahibi olursunuz. Sizi sabahtan akşama, akşamdan sabaha bildikleriniz taşımaya başlar.

Şimdi sorun kendinize. Kaç damat yahut gelin adayı tanıyorsunuz? Hangi kaynanaların adını bir anda söyleyebilirsiniz? Biliyor musunuz, bilmiyor musunuz? Bir de şu soruyu sorun kendinize: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”

YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.