Selim İleri

KÜLTÜR Yazarlar Bir dil ve anlatım şöleni

Bir dil ve anlatım şöleni

Hasan Bülent Kahraman’ın 7 Kasım 2001 tarihli Radikal gazetesinde yayımlanan yazısını kesip saklamıştım. Yeniden okudum: Güçlü bir önseziyle yazılmış. “Önce edebiyat çürür sonra her şey…” diyor Hasan Bülent Kahraman. Yazarın reklam uğruna küçük düşüşünü, düşürülüşünü sorguluyor.

Kimi yazarların böylesi bir edimi benimsemeyeceklerini belirtmiş. “Yeni, uzak ve zor bir dil”i tercih edeceklerini ileri sürmüş. Zorunlu görüyor yeni, uzak, zor dili; şöyle devam ediyor:

“Bu doğal; çünkü, ancak içine, içinize çekilip, o zor, uzak hatta yabancılaştıran dili kavramaya çalıştığınızda arınma yani eleştiri ve muhalefet başlayacaktır.

Bu yapılmazsa edebiyat çürür, onun çürüdüğü toplumdaysa hiçbir şey ayakta kalmaz.”

Yıllar önce kaleme getirilmiş bu özlü yazıyı, Fatma Barbarosoğlu’nun yeni kitabı Rüzgâr Avı’nı (Profil Yayıncılık) okurken birdenbire hatırladım. Barbarosoğlu’nun okuru özellikle dik oturmaya yönelten dili, anlatımı galiba zorunlu kıldı. Hasan Bülent’in öngörüsü işte yıllar sonra yine gündem oluşturuyordu.

Evet, dik oturarak okumak… Öyle koltuğunuzda kaykılmış okuyamıyorsunuz Rüzgâr Avı’nı.

Bu ‘dik oturma’ meselesi de eskilerden: 1940’larda Deniz Feneri’ni dilimize kazandıran Naciye Akseki Öncül, önsözünde, Virginia Woolf’un romanlarını kavramak için farklı bir okuma önerir. Masa başında, masa lambasının ışığı altında, dik oturarak…

Birbirini bütünleyen anlatılar mı Rüzgâr Avı, roman kurgusunda bir mimariye mi oturtulmuş, romanın, öykünün beylik kalıplarını mı ‘yıkmak’ istiyor; kolay kolay kestiremiyor, saptayamıyorsunuz. Sanki dilde, anlatımda başkaldırıyı yeğlemiş Barbarosoğlu, tıpkı dile getirdiklerinde olduğunca.

Kime baş kaldırıyor, neye baş kaldırıyor? Bunu da açık seçik saptayamıyor okur. Öyle siyasetti, dündü bugündü, sağdı soldu diye işin içinden çıkmak olasız. Fatma Barbarosoğlu galiba ‘şimdi’nin olup bitenlerine toptan karşı çıkıyor. Kurduğu toplumsal coğrafyada kibirler, yukarıdan bakışlar, toptan inkârlar, yalan çoktan saltanat kurmuş.

Bazan itiraz edeceğiniz geliyor, keşke yazar biraz daha merhametli yaklaşsaydı diyorsunuz ama, dilin zaferi tam orada: Yazarın seçtiği ve kişilerine kullandırmayı uygun bulduğu sözcükler, işte gerçeklikte de böyle değil mi diye acı acı sordurtuyor.

“Hesap”ta yer alan dördüncü ‘parça’ “Her Sabah Paris”i hemen örnek vermek isterim. Çok severek okudum bu bölümü. İroniyle haşır neşir yol alırken, Hayriye’nin düşsel bakan eşiyle cep telefonu konuşmasına tam gülecekken, maden suyu peşindeki garson çocuğun gizli öfkesi sizi ansızın durduruyor. Durdurmakla kalmıyor, yazarın, büyük kentlerde hemen her gün, hiç değilse belli çevrelerde yaşananlara nasıl uzaklık duyduğunu belgeliyor.

Gerçekten ‘uzaklık’. Ölümle dirim arasında bir sorgulayış, kuşkusuz kendini de sorgulayış, herkesin kendini sorgulamasına da bir çağrı.

Fatma Barbarosoğlu eksiltili cümleleri, boşlukta bıraktığı söyleyişleriyle bugünün hazırlopa baygın okurunu Rüzgâr Avı’ndan bile isteye, gönülden bir tutumla ‘uzak’ tutuyor.

Tam tersine, puslu anlatımıyla çoktan puslara gömüldüğümüzü, çoktan puslarda, sislerde birbirimizi yitirdiğimizi vurguluyor yazar, günün taleplerine hiç mi hiç yüz vermeyerek.

“Hayriye Hanım’ın istediği maden suyu” dalga dalga bizi nerelere sürüklüyor, nerelerde içsel yıkımlarla yüz yüze geliyoruz, ödeşmek isteyenlere içtenlikle salık veririm Rüzgâr Avı’nı.

10 Şubat 2013, Pazar
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
yazarHakkinda.