Selim İleri

CUMAERTESİ Yazarlar Reşat Nuri'nin şiirleri

Reşat Nuri'nin şiirleri

Sermet Sami Uysal'ı Abdülhak Şinasi Hisar - Hayatı, Sanatı, Eserleri'yle tanımıştım. Bu güzel kitap 1961'de yayımlanmış.

İlk bölümde Abdülhak Şinasi'yle Sermet Sami Uysal'ın söyleşisi yer alır. 'Irmak söyleşiler' bizde henüz yaygınlaşmamıştır o yıllarda; sonraları, keşke diye düşünmüştüm, keşke daha uzun konuşsalardı, sürüp gitseydi bu söyleşi...

Boğaziçi Mehtapları yazarını bize sevdiren bu eseri hangi tarihte edindim, hatırlamıyorum. Fakat kitaplığımda hep, hemen eri­şebileceğim bir köşede durdu.

Çok geçmeyecek, İşte Gerçek Yahya Kemal karşıma çıkacaktı. Yi­ne Uysal'ın hazırladığı, kaleme getirdiği, renkli izlenimler, göz­lemlerle bezenmiş Yahya Kemal kitabını da tat alarak okumuştum. Yahya Kemal'in Park Otel günleri bu kitaptadır. Cemil Şevket Bey / Aynalı Dolaba İki El Revolver'e bir Yahya Kemal 'sahnesi' yazarken bu kitaptan yararlandım.

Şimdiyse Sermet Sami Uysal imzalı Eşlerine Göre Ediplerimiz'i okuyorum, kitabın alt başlığı "Özel Hayatlarıyla Şair ve Yazarla­rımız". Timaş Yayınları'nın verimi, "Hatırat Kitaplığı" dizisinden.

Üzülerek belirteceğim: Kapakta yazarın adı, Servet Sami Uy­sal olarak geçiyor.

Eşlerine Göre Ediplerimiz yarım yüzyılı aşkın bir zaman önce (1954) Cumhuriyet gazetesi için kaleme alınmış. Genç Sermet Sami, Cevat Fehmi Başkut'un onayıyla -ünlü oyun yazarı Başkut, o dönem­lerde Cumhuriyet'in yazı işleri müdürü...- bir liste hazırlıyor ve yarım yüzyıl öncesinin şairlerini, yazarlarını eşlerine soruyor. Ercüment Ekrem Talu'yu kızı Esin Talu anlatıyor.

Uysal, 2010 basımı için, geçen zamandan anıları, dergilerde, özellikle Varlık dergisinde kalmış yazıları da eklemiş. Böylece, 1954 sonrasının macerası karşımıza çıkıyor.

Benim ve benim gibi geçmiş edebiyatımıza tutkun kişiler için tadına doyulmaz bir kitap. Dün ve bugün, elimden bırakamadım.

Uzunca girişte, Cumhuriyet gazetesi "o eski konakta". Tarihî değeri, anlamı yüksek o eski konak, bugün yarın onarılacak derken, yazık ki harabeye dönmüştü. Şimdi ne durumda, bilmiyorum.

Derken, Sermet Sami'yle birlikte, 1954 Mayıs'ında Levent'e gidiyoruz, "Levent'in o tenha yerindeki villa"ya, Reşat Nuri Güntekin'i eşi Hadiye Güntekin'den dinlemek için. Levent'teki "Çalı­kuşu Caddesi"nde -bugün Çalıkuşu Sokağı- "epey ilerledikten sonra", herhalde yepyeni bir ev. Büyük romancı bahçedeymiş, içeriye, misafir odasına geliyor: "Efendim, tavuklar kümesten çıkmışlar. Baş­kalarının bahçelerine zarar vermemeleri için onlarla meşguldüm..."

Tavuklu kümesli Levent'e dalıp gidecekken, Reşat Nuri'nin hep sessiz yerlerden hoşlandığını öğreniyoruz; Büyükada'daki köşk de ıssızlıklar ortasındaymış. Reşat Nuri daha sessiz, daha ıssız kalabilmek için olsa gerek, eşinin söylediğine göre, roman­larını gece yarısından sonra yazarmış, sabahın dördüne beşine ka­dar, çalışırken bol bol sigara, kahve içermiş.

Unutulmaz romanlarını yazmak dışında, eli başka işlere de yat­kın. Meselâ ufak tefek marangozluk işleri, elektrik tamiri. Hadiye Hanım "Sonra canı istediği zaman gayet spesiyal yemekler pişi­rir ve bununla âdeta dinlenir" diyor.

Nelerdi acaba?..

Çok sevdiğim Akşam Güneşi, meğer karşılıksız kalmaya yazgılı bir aşktan esinlenmeymiş. Reşat Nuri Bey, Erenköy Kız Lisesi'nden öğrencisi Neşvet Hanım'a âşık olmuş. Tabiî bu soruşlar, konuşmalar,

Hadiye Hanım mutfağa geçmişken...

Fotoğraflar bahçede çekiliyor; ağaçlarda bahar çiçekleri,

Derken, beni enikonu şaşırtan 'şiir' meselesi: Reşat Nuri, Sermet Sami'nin "Birçok romancı, yazı hayatına şiir yazarak baş­lamıştır. Ya siz?" sorusunu, "Ben de öyle" diye yanıtlıyor, "esa­sen kızamık gibidir. Hep onunla başlar."

Peki, kızamık şiirler yayımlanmış mı? "Evet... Vaktiyle çı­kan muhtelif mecmualarda, ama imzasız olarak. Fakat birçok yakın arkadaşım bile şiir yazdığımı bilmez."

Belli başlı ansiklopedileri, sözlükleri karıştırdım; Reşat Nu­ri'nin şiirler yazmış olduğu saptanmamış. İlk eseri şu, sonra ti­yatro eleştirileri, incelemeleri yazdı, falan. Uysal'ın söyleşisi 30 Mayıs 1954 tarihinde yayımlanmış. Reşat Nuri ününün doruğunda, çok sevilen bir romancı. Bir zamanlar şiirler yazmış olduğu, ne tu­haf, ilgi, heyecan uyandırmamış. Şiirleri okumak isteyenler hiç mi çıkmamış? Dahası, edebiyat tarihçileri bu şiirlerin niçin peşine düşmemişler?!

Reşat Nuri'den şiirler bugün artık tümden yitik.

Peyami Safa -kapıyı "uşak" açmış...- roman yazarken "defterin en iyisini" seçermiş. Eşi Nebahat Hanım, "Bir pasajı kırk defa yaz­dığı olmuştur" diyor. Bu kez de o defterlerden geriye tek bir yap­rak kaldı mı diye sormadan edemiyorsunuz.

Peyami Safa'nın en sinirlendiği şey, "radyolarımızdaki temsil­ler"miş. Fatih-Harbiye romancısı pekiştiriyor: "Sonra ne Ankara'­da ne İstanbul'da piyes seyredebilirim." İddialı, acımasız tespit hemen ardından: "... bizde hakiki bir ruh dramını temsil edecek artisti beş yüz sene beklememiz lâzımdır." Dramın geleneği yok­muş. Buna karşılık "kaba komedilerde" önde gelenlerdeniz: "Bütün komedyenlerimize hayranım. Çünkü Ortaoyunu ve Karagöz geleneği bu artistlerimizde halis Türk esprilerinin yapmacıksız, zorlamasız ifade imkânlarını hazırlamıştır. Bu çeşit komedilere memnuniyetle giderim... Ve Muammer Karaca en sevdiklerimin başındadır."

1950'lerin iyice sonunda ya da 1960'ların başında, Tünel'de­ki Karaca Tiyatrosu'na ailecek biz de giderdik. Muammer Karaca, gelenekten ne ölçüde yararlanırdı, yanıtlamaya bilgim yetmez; et­kileyici, seyircinin nabzını yakalayan, çok usta bir oyuncuydu.

Peyami Safa, Muammer Karaca'yı özellikle andıktan sonra, olanca sivri dilliliğiyle eklemiş: "Diktatör olsaydım, Türkiye'de Hamlet oynatan rejisörün kellesini uçururum." Sermet Sami'nin belirttiği gibi, "Türkiye'de Hamlet oynatan rejisör", Muhsin Ertuğrul'un ta kendisi.

Ercüment Ekrem Talu hiç öyle düşünmüyor: "... Tiyatro sanatkârlarımızdan Muhsin Ertuğrul, sahne sanatının bizde en yüksek, en değerli mümessilidir." Üç beş gün arayla Cumhuriyet'te yayımlanmış bu röportajlar kim bilir ne fırtınalı tartışma­lara yol almıştı...

Ercüment Ekrem'le kızı Esin, Tokatlıyan Oteli'nde kalıyorlar. "Yeni adıyla hiç kimsenin benimsemediği Konak"... Uysal'ın bilgilendirişi aklımı karıştırdı. Son günlerini hatırladığım Tokatlıyan, Konak adını ne zaman almış? Çelik Gülersoy'un Üç Otel'inde iz sür­meliyim. . .

15 Mayıs 1954 akşamı, Ercüment Ekrem, kızı Esin ve Sermet Sa­mi, Tokatlıyan'dan çıkarak, Galatasaray Lisesi'nin tam karşısın­daki Degüstasyon'a gidiyorlar, Sabir Efendinin Gelini -günümüzü çok ilgilendirmesi gereken bir roman!- yazarı yıllardan beri- Tokatlıyan'da kalıyormuş. Bazı akşamlar Degüstasyon'a gidiliyor. "Ercüment Ekrem, sevgili rakısını yudumlarken; cacık, peynir, ba­dem, çilek gibi nispeten hafif şeyler"le akşamı geçiştiriyormuş.

Doğrusu, Ercüment Ekrem'in İstanbul Radyosu'nda "hem o tatlı, hem her kelimesinde İstanbul'u duyuran ahenkli üslûbuyla" söyleşi programları yaptığını bilmiyordum. Yazarımız 1956'da ölmüş; hatırlamam imkânsız.

Degüstasyon'da o akşam "pek çok âşina sima"! Edebiyat dünyasından Fikret Âdil, Hüsamettin Bozok; tiyatro dünyasından Mücap Ofluoğlu; spor dünyasından Cihat Arman.

Galiba 1979; Degüstasyon'da Edip Cansever, Fatma Tülin Öztürk, Güven Turan ve ben...

Eşlerine Göre Ediplerimiz'e geri döneceğim.

6 Mart 2010, Cumartesi
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
yazarHakkinda.