1718'lerden 1730 Patrona Halil isyanına kadar yaşanan devir tarih kitaplarında Lale Devri olarak geçer. Bu dönemin belirgin özelliği İstanbul'da olağanüstü bir lale kültürünün varlığı, gelişimi. Avrupa'nın ortaçağı yaşadığı bu dönemde, Osmanlılar şiiriyle, şarkısıyla, raksıyla laleyi benzersiz bir kültür hazinesine dönüştürmüş. Dünyada tek bir çiçeğin etrafında böylesine zengin bir ekonomik sektör yaratılmasına ve kültür üretilmesine bir daha rastlanılmamıştır.
Lale sıradan bir çiçek değil. Biçiminde tasavvufun tanrısal gizemini, yaprağında bir dönemin ince şiirini, al renginde boynu vurulan zevklerin feryadını saklar. Yapraklarının dibindeki yanık lekede Türkiye tarihinin günümüze dek uzanan gizli çelişkisi tüter. Laleyi böylesine seven ve yücelten bu topraklarda lalenin kıymetini niye bilemedik diye sorarsanız cevabım gece ile gündüzün kavgası. Onu Avrupa'ya, Hollandalılara kaptırdık. Şimdi Hollanda dünyanın her yanına lale ihraç ediyor, evrensel lale şenlikleri düzenliyor. İnsanın içinden sormak geliyor: Hollandalılar, sizin hiç lale devriniz oldu mu? Lale üstüne şiirler, şarkılar yazdınız mı? Kızlarınıza Lale adını hiç verdiniz mi? Lale yetiştiren sadrazamların boynunu vurdunuz mu? Lale bahçelerini talan edip, lale yetiştirmekten korktuğunuz dönemler oldu mu? Siz laleyi, lale sevdasını, lalenin ahını bilir misiniz? Bunların hepsini biz yaptık. Bizler, bu toprağın ince, soylu, hırçın, kaprisli ve kanlı çocukları. Laleyi çok sevdik ve sevdiğimiz çok şey gibi öldürdük.
Hollanda'da lale merkezi Kökınhof'a her yıl nisan ve haziran aylarında tam 1 milyon turist lale seyretmeye gidiyor. Al sana milyonlarca dolar getiren lale turizmi. Lale sanki Hollandalının kimliği olmuş. Oysa Batı dillerinde "Tulip" ismi bile soğanı gibi Türkiye'den gitmedir. Şimdi 21. yüzyılda bir 'Lale Rönesans'ı düşlüyorum. Lale Devri 2010, bu projenin adı. Lale turizminin yönünü İstanbul'a çevireceğiz. O hayran bakan turistlerin eline her dilden lalenin tasavvufa göre Tanrı'nın göründüğü çiçek olduğunu anlatan kitaplar tutuşturacağız. Nedim'i ve o dönem şairlerini çevireceğiz. Dünyanın her yanına o Osmanlı mimarisinin ince zevkini taşıyan güzelim saksıları "lalelikleri" ihraç edeceğiz. Sonra lale şenliğinin doruğunu gökyüzüne lazerle çizilmiş bir lale bahçesiyle noktalayacağız. Biz bu sırrı yeniden anlatabiliriz. Yeter ki kendi kültürümüzün değerini bilelim ve gönül kapılarımızı laleye yeniden açalım. Her ne kadar genetik olarak Osmanlı lalesi yok olduysa da yeni Türk lalelerini üretelim. Maalesef, ideolojik körlük, zevk ve incelik bırakmadı, insanların ruhunu harap etti geçti. Greyder sonrası kalan bir avuç dağınık toprak gibi ruhlar. Çamur içinde, bata çıka yürü yürüyebilirsen. İnsanlar açken lale mi düşünülür diyenlerin cehaleti sonsuz. Biz bugün 16.-17. yüzyıldan daha yoksul, daha açgözlü müyüz? O zaman da yoksulluk vardı ancak insanların ruhları daha inceltilmişti. Güzellik ve zarafet, herkes için gerekli görülen bir hasletti.
Bugün İstanbul'da laleler yeniden zuhur etti parklarımızda, çevremizde. Renk renk çiçeklerin arasından boy veriyor nazlı nazlı. Her ne kadar Osmanlı lalesini kaybettiysek de laleyi yeniden sevmeye başladık galiba.
|