Bendeniz iyimserler arasındayım. Ancak Polyannacılık oynuyor değilim. Analize dayanıyor. Ekonomi büyük oranda psikolojinin sırtında giden bir alan. Kararlarımız beklentileri yansıtır. Krizde halkın tercihi 'çöküş yönünde' şekillendirildi. Sadece kârdan zarar eden şirketler ve bankalar gözünün yaşına bakmadan insanımızı kapının önüne koydu, beklenti bozuldu, tüketim kesildi. Evine dönenlere yerel seçimden sonra dalga geçer gibi 'ne evde pinekliyorsun hadi alışveriş yapalım' dediler. Kim dedi? İşten atanlar. Ne zaman? Krizden sekiz ay sonra. Bu bir çökertme operasyonu idi. Yol ayrımında bekleyenler bakışını millet endazesinde netleştirmek yerine Ergenekon şaşılığına kapıldılar.
Biz ise 7 Aralık'ta 'bu dalganın sırtına binebiliriz' diye bir dizi öneride bulunduk. Hükümet risk alarak bunların çoğunu yaptı. Sorunları çözmedik, yapmaya hazırlıklı hale geldik. Açıklanan Orta Vadeli Program ile krizde bozulan mali dengelerin, hangi politika araçları ve hangi takvime göre düzeltileceği gerçekçi bir şekilde ilan edildi. Açıklanan bütçeyle bunun altı dolduruldu. 2010 yılı borçlanma programı ve nihayet son aşamaya gelen Mali Kural ile özel sektörün önü açılacak. Zaten fasit daireden çıkılıp süreç bir defa başladığında, hazır büyük bir faiz, kur, cari açık, enflasyon baskısı yokken- ki bunlar bir çıkış için son derece önemli- büyüme ortamında birçok yara kendiliğinden kapanacak.
Nitekim Türkiye'nin kredi notunu artıran dört başlıca derecelendirme kurumundan üçü işte tam da bunlara bakıyor. Çıkış stratejisini hazırlamak her şeyi çözmek anlamına gelmiyor ancak strateji olmadan da çıkış olmaz.Esasen stresli ortamda birçok iktisat politikası aracı çalışmaz. Örneğin 'likidite tuzağı' tam da böyle bir şeydir. Faiz sıfıra gelmiştir, hatta 1990'lı yıllar boyunca Japonya'da olduğu gibi, borç alana üstüne bir de promosyon vermeye hazırsınız ancak buna rağmen kredi kullanan ve tüketen olmaz. Dağın tepesinden Endülüs'ün yanışını seyretmek gibi bir duygu.
Dünyada şimdi neredeyiz? 12 Kasım'da '... ikinci kriz dalgasına doğru' şeklinde yazarken büyük ekonomilerin reformdan kaçmasından ve ikinci balon ekonomisinden korkmuştum. Ancak beklediğim tepkiler geliyor gibi. 2009'da G-20'nin misyonu yangını kontrol altına almaktı. Bu sene Davos Zirvesi gösterdi ki, 2010 yılındaki esas misyon başta finansal piyasalar olmak üzere düzenleme ve denetleme mekanizmasını hayata geçirmek olacak. Nitekim Obama sandıktan baltayı çıkardı. Bankalara 'artık yanlıştan dönüş süreci başladı, toparlanın' diyebildi.
Başka gelişmeler de var. Krizde Asya büyümeye devam etti. ABD'de son çeyrek büyümesi yüzde 5'i aştı. İstihdam ve üretim cephesinden iyi haberler geliyor. ABD, dünya ekonomisinin yüzde 20'den fazlasını tek başına oluşturduğuna göre, nasıl ki krizde payımızı aldık, çıkışta da alacağız. Emtia fiyatları toparlanırken bu sene Rusya ve Brezilya da büyümeye başlayacak. Bütün bunlara bakarak IMF dünya büyüme oranını yüzde 3'ten yüzde 3,9'a çekti. Bunun anlamı Türkiye'nin yüzde 5 büyümeyi yakalayabilecek durumda olması.
Bizde ise hükümet hem çıkış stratejisini açıklayıp dünyanın dikkatini üzerine çekti, hem de stres azaldıkça ilave adımlar atıyor. KOSGEB şu benim meşhur 'ortaklaşa rekabet ve ortaklıklar' çağrımı duymuş gibi teşvikleri buraya kaydırdı. Keza şu büyük alışveriş merkezleri yasasının çıkmaması nedeniyle 'hükümetin içine George Soros mu kaçmış?' diye işkilleniyordum. Nihayet bu da çıkıyor. İlaç gibi gelecek. Hükümetten inşaat, gıda, turizm, makine, tekstil alanında bir paket çıkartmasını beklerim. Az taşla çok kuş vurmak üzere. Ancak hükümetin Tekel işçilerine pabuç bırakmaması gerekiyor. KİT'ler üzerinden bir ülke kaç kez çökertilecek ki!
Sinirlerimi tamir etmek üzere sizden bir süre izin istiyorum.
|