5-10 hadisenin üst başlığını sizlere aktarayım; sanırım siz de aynen benim gibi düşüneceksiniz. Üç gün önce Osman Durmuş'un peygamber benzetmesini aktardığı ağır ve tahrikkâr konuşması sonrası Meclis'te yaşananlar; Başbakan eşinin GATA Hastanesi'ne hasta ziyaretine alınmayacağının belirtilmesi; Erdoğan'a "anlatırsam ülkem kaldırmaz" dedirten perde gerisindeki gelişmeler; takip etmekte zorlandığımız Sarıkız, Ayışığı, Kafes, Balyoz, Ergenekon, Poyrazköy, Ümraniye vs. vs. davaları; Haiti depremi sonucu ortaya çıkan ve depreme kadar ancak sınırlı sayıda kişinin bildiği Haiti ile alakalı sömürgeden yolsuzluğa somut gerçekler; ABD'de yeniden alevlenen "özgürlük" kavramının kapsamı içinde mütalaa edilmesi istenen eşcinsellere yasal hak tartışmaları; İsrail-Filistin arasında yaklaşık 60 yıldır devam edegelen savaş; hem teorik hem de pratik düzeyde yaşadığı dünyanın asırlarca gerisinde kalan Taliban; dünyayı kan gölüne çevirmek isteyen terör örgütleri ve daha neler, neler.
Eskiden yok muydu bu ve benzeri şeyler? Elbette vardı; ama günümüzde olduğu gibi global bir mahiyet kazanmamıştı. Önceleri küçüktü, mahalliydi, sonraları büyüdü, yakın çevredeki insanları etkiledi ama hiçbir zaman dünya genelini ihata edecek bir vasfa bürünmemişti. Şahsen ben yukarıda kısmen arza çalıştığım hadiselere bakınca nihai değerlendirmemi başlıkta ifade ettiğim "basiret tutulması" olarak yapıyorum. Eskilerin tabiriyle "basiret fıkdanı; yokluğu" demiyorum; çünkü her şeye rağmen bizi geleceğimiz adına ümitli kılacak düşüncelere de, projelere de şahit oluyoruz.
Nedir basiret? Hocaefendi şöyle tarif eder basireti: "Basiret; ilim, tecrübe, firâset nuruyla görüp sezmeye, bilip değerlendirmeye esas teşkil eden hususları, ihatalı ve tam tekmil kavramaya denir." Hocaefendi'ye göre "akıl ilmin, basiret ise irfanın kaynağıdır." Bu da demektir ki her akıllı insan aynı zamanda basiretli değildir. "Basiret akıldan ziyade ruhla irtibatı olan ve onun ilk idrak mertebesini oluşturur. Son mertebesi ise hikmettir. İnsanı hayvanlardan ayıran şey, onun şuuru, basireti, sonra da ilham ve hikmete mazhariyetidir. Bu hasselerden mahrum bulunanlar, şekilleri ne olursa olsun, olmaları gerekli olan son noktaya ulaşamamış sayılırlar."
Basiretin tarifi, mahiyeti ve muhtemel sonuçları itibarıyla söylenen bu değerlendirmeler ışığında isterseniz yukarıda sıraladığımız hadiselerden birini ele alalım ve burada basireti arayalım.Mesela Meclis'te istenmeyen görüntülere sebebiyet veren peygamber benzetmesi. Bir siyasinin yapmış olduğu yanlış benzetmeyi, siyasi rant, şahsi veya kurumsal intikam hislerini tatmin, aykırı ve kamuoyunda ses getirecek bir muhalefet yapma ve benzeri hangi saikle yapılmış olursa olsun bu yolla gündeme getirme dinî hassasiyete sahip olan, olmasa da dinî tercihlere saygılı olan birisi için son derece yanlıştır.Eğer o benzetme imanî değerlerimiz perspektifinden yanlış ise -ki bunun yanlış olduğunu bilmek için tahsile ihtiyaç yok- inanan veya inanmasa da inananlara saygılı olan insana düşen vazife, söz konusu yanlışlığı ortadan kaldırmak olmalıydı.
İNANÇ HASSASİYETİ GEREKLİ!
Her şeye siyaset gözlüğü ile bakılamaz. Burada yanlış yapılırsa, nereden ve ne kadar şahsım ve partim adına kazanç sağlarım düşüncesiyle hareket edilirse, maksadın aksiyle tokat yememek mümkün değildir. Hele söz konusu olan bütün inananların ortak paydası peygamberlik ise kimin kaybedeceği baştan bellidir. Zaten meselenin gerek Meclis'te almış olduğu hal, gerekse toplumumuzu bu kadar meşgul etmesinin ardında yatan peygamberlik inancıdır. Tepki, peygamber benzetmesinin yanlışlığına ve o yanlışlığın, yanlış olduğunu her aklıselimin kabul ettiği üslubadır. Onun için imanı olmayan ya da iman perspektifinden hadiseyi incelemeyen kişilerin Meclis'te ve sonrasında yaşanan manzaraya anlam vermeleri çok zordur. Dinî değerlerden alabildiğine uzak basın-yayının bu çerçevedeki yayın politikalarının yani siyasî çekişmelerden kaynaklanan kuru bir muhalefet varmışçasına yapılan yayınların nedeni de zaten budur.
Bu yazıyı kaleme aldığımız dakikalarda herkesi derinden derine yaralayan üslup adına kamuoyunun beklediği ve çoklarının yüksek sesle dillendirdiği özür henüz yapılmamıştı.Ama yapılsa bile umumi vicdanda makes bulacağını zannetmiyorum. Çünkü her şey kamuoyunun gözü önünde cereyan etti. Basra harap olduktan sonra, kelime kalıplarına dökülmüş özür beyanları bir mana ifade etmez.
Ahmet Selim'in tanımıyla "siyaset hadiselere tekaddüm sanatıdır." Siyasetin merkezinde yer alıp, peygamberlik gibi hassas bir mevzuda kullanılan üslup şunu gösteriyor ki, böylesi bir meselede üç adım ötesini göremeyenler, ülke geleceği adına çok daha girift hadise veya projelerde geleceği hiç göremiyor demektir. Tüm insanlığın geleceğini kuşatmayan, ortaya konulan plan ve projelerde bunu gözetmeyen siyaset, siyaset değildir. Birileri, birilerine artık dünyanın eski dünya olmadığını, Soğuk Savaş döneminden kalma ideolojik kamplaşmaların son bulduğunu, dinin siyasi arenada malzeme yapılmaması gerektiğini anlatmalı. Allah iktidarı ile muhalifi ile siyasilerimize basiret ihsan buyursun.
|