Çünkü otoriter düzenlerde hiyerarşinin tepesinde yer alanlar 'kendilerine yapılmasını istemedikleri şeyi başkalarına yapabilirler'; ataerkil düzenlerde ise varlıklar kategorik olarak farklı ve hiyerarşik algılandığı için 'kendilerine yapılamayacak (bazı) şeyler (doğal olarak) başkalarına yapılabilir'... Bu yaklaşımların hepsinde de ötekine yapılacak şeyin kıstası kendimizden veya kendi inanç sistemimizden üretilir. Hiçbirinde bizzat ötekinin ne istediği, ne hissettiği, ne algıladığı sorulmaz. İşte demokratlığın farkı da tam bu noktada... Çünkü sadece demokrat zihniyet altında 'başkalarına yapılacak şey'in ne olup ne olamayacağı söz konusu başkası ile iletişim içine girmeyi, onu duymayı, dinlemeyi ve anlamayı gerektirir.
Bu yaklaşım farklılıkları özgürlüğün içeriğini de doğrudan etkiler. "Benim özgürlüğümün sınırı bir başkasının özgürlüğünün sınırında biter" şiarı tamamen liberal bir anlam dünyasının ifadesidir. Birbirinden ayrılmış, ayrımlaşmış bireylerin birbirine 'dokunmayan' özgürlük alanları olması, hukukun bu özgürlük alanlarının sınırı üzerinde inşa edilmesi relativist zihniyet açısından son derece normaldir. Ama hayat bize bu bakışın ne denli naif olduğunu her geçen gün gösteriyor... Çünkü toplumsal yaşam özgürlük alanlarının iç içe geçtiği, üst üste çakıştığı ve dinamik bir biçimde her gün yeni taleplerle yeniden şekillendiği bir çerçeveyi ima eder. Burada sorun çözmek herkesin kendi özgürlük alanına çekilmesiyle mümkün olamaz; çünkü herkes kendi özgürlük alanını kendisine göre belirlemek ister. Dolayısıyla hakiki toplumsal çözümler ancak demokrat bir yaklaşım altında, yani konuşarak, ikna olarak ve bu süreç içinde değişerek ortaya çıkarlar. Liberaller için karşılıklı taviz vererek orta yolda buluşmak bir 'çözüm' sayılabilir. Ama tarafların gerçekten ikna olmadığı hiçbir 'çözüm' kalıcı değildir ve sorun kendisini yenik hissedenin güçlendiği noktada yeniden ortaya çıkar...
Zihniyetler arası farklılık özgürlüğün 'sınırı' bağlamında da geçerlidir. Örneğin son günlerde muhafazakar kalemlerden 'ifade özgürlüğü dinleri tahkir etmek amacıyla kullanılamaz', 'düşünce özgürlüğü sınırları olan bir özgürlüktür' ya da 'sadece kendi fikir özgürlüğünüz derseniz başkalarının özgürlüğü hiç kalmaz' mealinde eleştiriler okumaktayız. Muhafazakar insanların, başkalarının özgürlüğü kendi kutsallarına dokunduğunda itiraz etmeleri anlaşılır bir şey; ama bir liberalin 'siz de bizim peygamberimizi eleştirin' diyerek işin içinden çıkması da mümkün. Çünkü özgürlüğün sınırlanması bizzat özgürlüğü tanımlayan akidelerin içinden çıkarsa meşrudur ve liberal zihniyetin içinde kalırsanız özellikle ifade özgürlüğünün hiçbir meşru sınırlanma gerekçesini bulamazsınız.
Öte yandan özgürlüğün ataerkil bağlamda, yani kutsalla sınırlanması ise, kutsalı bulunmayan insanlar açısından hiçbir meşruiyet taşımaz. Ne var ki dünyamız kutsalı olanlarla olmayanları birlikte yaşamaya zorluyor... Bu durumda ancak özgürlüğün iradi olarak, bizzat öteki ile yaşama arzusunun sonucu olarak sınırlandırılması mümkün olabilir. Demokratlık ötekine razı olmak, ona höşgörü göstermek değil; ötekini istemektir. Demokratlık farklılıkları bir 'zenginlik' olarak değil, insanca yaşamak için bir 'zorunluluk' olarak görür. Buna göre insanoğlu kendi dünyasını meşru bir biçimde kurmak için ötekine muhtaçtır ve özgürlük ancak ötekinin inancı, talebi ve anlayışı çerçevesinde ele alındığında herkesi kuşatan bir ahlakın yolunu açabilir...
|