Geçenlerde Taha Kıvanç'la 'Akşam' gazetesi yazarı sevgili dostum İsmail Küçükkaya arasında, 1959 yılı Mayıs ayının ilk günlerinde Uşak'ta İnönü'nün başına taş atılması ile ilgili bir tartışmaya, benim de, adımdan söz edildiği için, müdahil olma gereğini duyduğumu, değerli okurlarım hatırlıyor olmalıdır. 1959 yılı, DP Meclis Grubu'nun 'Tahkikat Komisyonu'nu kurup muhalifleri yargıladığı; İsmet Paşa'nın treninin Himmetdede İstasyonu'nda durdurularak Kayseri'ye girmesine engel olunduğu; Uşak'ta Paşa'nın başına taş atıldığı; Topkapı'da İnönü'ye suikast düzenlendiği yıldır. Bu olayları ben, rahmetli Emil Galip Sandalcı için yazdığım o yazıda dile getirdiğim gibi, "kederli yazı işleri odalarının tütün ve tereddüt kokan akşam saatlerinde' yaşadım; -kaygıyla ve her an tutuklanmak ürküntüsüyle! Öyle ya, muhalif bir gazetede çalışıyordum, İnönü'ye yakındım ve yazdığım haberlerin DP iktidarının hiç hoşuna gitmediğini iyi biliyordum. Tıpkı, 'Hatırla Sevgili'deki muhalif gazeteci gibi!.. Dahası, bir yıl önce, 1958'de, 'Rıhtım Olayları' nedeniyle tutuklanmış; bir süre Sultanahmet Ceza ve Tevkif Evi'nin önce 'tecrit' ya da karantinada, daha sonra da koğuşlarında kalmıştım...
Bütün bunları, 'bir dinozorun anıları' faslından, televizyonda, bugüne kadar seyrettiğim en doğru dürüst dizi, 'Hatırla Sevgili' dolayısıyla yazıyorum. Bu dizi için daha önce de bir yazı yazdım. O yazıda, dizide, Büyükada'da, Ahmet'le Yasemin arasında yaşanan ilişkiye benzer bir şeyler yaşadığımdan söz ediyor, dizinin beni 1959 yazının Büyükada'sına götürdüğünü söylüyordum. Özdemir Asaf, 'Her şarkının götürdüğü yer başka beni' der bir şiirinde; bazen de bir mekan görüntüsü ('Hatırla Sevgili'den bir an'lık görüntü!) insanı bir mekan'dan bir zaman'a (yoksa 'bir zamanlara' mı demeliydim?) götürüyor işte!
Bu defa diziden başka ve kişisel olmayan bir bağlamda söz edeceğim. Tuhaftır, kişisel olarak kendimi dizinin Ahmet'iyle bir yakınlık, bir empati ilişkisi içinde buldumsa, kişisel olmayan bağlamda da kendimi, aynı kertede bir yakınlık, bir empati ilişkisi içinde, bu defa savcı Şevket Bey'le, Ahmed'in babasıyla buldum. Yassıada duruşmalarını bizzat izlemiş, orada başta büyük bir umutla adil bir biçimde yargılanacaklarından emin, bir nefs-i mutmainne ile izlediğim duruşmalarda, Yüksek Adalet Divanı Başkanı Salim Başol'un, o kabasaba çıkışlarına, başsavcı Ömer Altay Egesel'in şirret ve saygısızca üslubuna karşılık, iktidardaki siyasetini asla onaylamadığım, onaylamamak şöyle dursun şiddetle nefret ettiğim Adnan Menderes'in, o müeddep, alçakgönüllü ve yumuşak cevapları, beni duruşmalar sürüp gittikçe düşündürmeye başlamıştı. DP liderlerinin suçlu oldukları ve cezalandırılmaları gerektiği konusunda herhangi bir tereddüdüm yoktu. Ama giderek, 'Bebek Davası' ve 'Köpek Davası' gibi, ipe sapa gelmez gerekçelerle açılan davaların, yargı mekanizmasına başlangıçtaki güvenimin, yerini yavaş yavaş, kuşkulara bırakmasına neden olduğunu hissediyordum.
Kısaca şu: Savcı Şevket Bey'in Menderes'e karşı gösterdiği hınçlı tavırlarıyla Ömer Altay Egesel'e benzediği; ama idamlar karşısındaki 'son pişmanlığı' ile ondan ayrıldığı ne kertede doğruysa, benim de işte tastamam bu duygularda savcı Şevket Bey'le aynı şeyleri hissettiğim söylenebilir. Dizi, bu duygusal ikilemleri, senaryonun kurduğu durum ve eylemlerle müthiş (evet, müthiş!) bir gerilime dönüştürüyor.
'Hatırla Sevgili' insani olarak doğru bir tespitte bulunuyor: Menderes'in suçlu olduğunu düşünen ben ve bütün Şevket Bey'ler, o zaman da bugün de 'idam'ın yanlış, haksız olduğu kanısındadırlar. Ben kendi payıma, rahmetli İsmet Paşa'nın, Cemal Gürsel ve Milli Birlik Komitesi nezdinde yaptığı 'İdamlar olmasın!' girişiminin nasıl ve niçin bir işe yaramadığını tahmin edebiliyorum. Milli Birlik Komitesi'nde kimlerin idamda ısrar ettiklerini de...
'Hatırla Sevgili'de gençlik yıllarımdan çok şeyler buldum. Bir genç âşık olarak Ahmet'tim ben; muhalif bir gazeteci olarak Ahmet'in halasıydım ve bir yurttaş olarak da, savcı Şevket Bey'dim bu diziyi izlerken...
|