Birdenbire de susuzluk krizinin korkulu heyecanları içine düşüverdik. Ankara bütün umudunu Kızılırmak suyuna bağlamış, o suyun da kullanılamaz olduğu söyleniyor... İstanbul'un umudu ise Melen suyudur; ne var ki o suyun da pek bereketli olmayacağı belirtiliyor. Ayrıca suyun Trakya yakasına nakli çalışmaları da henüz muallâkta...
Peki, bugüne kadar niçin bu şehirlerimizde kısıntı uygulanmadı? İlle de barajların dibinin ortaya çıkması mı gerekiyordu? Kısıntı aylar önce başlatılsaydı bugün daha rahat düşünmemiz mümkün olurdu. "Şikâyet olmasın, varken akıtalım da sesleri çıkmasın. Sonra bakarız" mantığı doğru mudur? Zaten İstanbul'un tepesinde bir deprem tehdidi var. AK Parti'nin, özellikle de Erdoğan'ın İstanbul'u yenileme misyonunu idrak edebileceği umudunu milletimiz canlı tutmaya çalışıyor. Şimdi bir de susuzluk tehdidi karşısındayız.
... Kış boyunca bir gün bile doğru dürüst kar yağmadı İstanbul'a. Ben böyle bir kış hatırlamıyorum. Günlerce kar yağar, saçaklardan buzlar sarkardı... Yağmur yağışı, yarım saatlik sağanakların gelip geçmesine dönüştü yıllar boyu. Günlerce süren sakin yağışları, ruhumla da gözlerimle de özledim... İstanbul'a farklı bakış, hem bilimsel (sosyolojik-tarihi-jeolojik...) hem de edebi-estetik bir yoksulluk içinde. Kendi haline terk edildi, salkım saçak sürüklenip gidiyor. "Orayı del, burayı deş, şurayı aç"la İstanbul'un kapasitesi artırılmaz, tabii ve temel direnci tahrip edilmiş olur. İstanbul öyle bir şehir değil. Metrolarla, tünellerle, köprülerle, sahil ve hava bantlarıyla falan İstanbul'un istiab haddini istediğiniz gibi büyütemezsiniz... Bir gün bir de bakarsınız ki; elinizdeki hastalıklı büyüklüğün hiçbir tarafını yenileyemez hale gelmişsiniz... Gidiş oraya doğrudur. Lakin siyasetin bu gibi düşüncelere ayrılacak enerjisi pek kalmadı.
Reel'den uzaklaşıyoruz. Gerçeklik duygumuzda ve şuurumuzda bir sislenme var. Seçimler yapıldı, sevindirici sonuçlar ortaya çıktı; ama kimsede bir rahatlama ve nispeten ferahlama psikolojisi henüz görülmüyor. "Acaba ne olacak?" tedirginliği aynen eskisi gibi devam ediyor. Milletin ruhunda bir "ters sinirlenme" tepkisinin şekillendiğini hissedebilen yok. AK Parti'nin % 47 oy alması "bırakınız iş yapmaya devam etsinler" mesajının ifadesidir. Tastamam budur. "Şu isim cumhurbaşkanı olsun" ısrarının ifadesiymiş gibi görmek, milleti tanımamaktır. Şimdi geniş bir anket yapılsa, "AK Parti'den seçilmesi makul olur. Benim isim ısrarım yoktur." şıkkı o ankete konulsa, % 90 teyid cevabı alınır. "İş yapsınlar. Umutlarımızı gerçekleştirme yolunda, hatalarından da ders alarak ve kendilerini yenileyerek devam etsinler" yönündedir milletin temayülü, hissiyatı.
... Öte yandan, Türkçeyi "bildiği yabancı dil" gibi gören ve böyle göstermeyi görev sayan bir "potansiyel kriz" duruşu da tedirginlik doğuruyor. Maddî ve manevî menfaatlerini bilmeyenlerin her kriz sebebini kendi hayallerinin doğum sancısı gibi telakki etmeleri, insanlığın ortak zaafı haline gelen "musibet arama" tavrının bir parçası. Kim ne istiyor, ne bekliyor, ne düşünüyor? Kim biliyor, ne istediğini, ne beklediğini, ne düşündüğünü? Hiçbir sosyal ekonomik mesele, insanın bu iç meselesi kadar önemli değil. Ve etrafımızdaki meseleleri çözemeyişimizin asıl sebebi içimizdeki meseleyi çözemeyişimiz...
Bir okuyucu internette, sol'la ilgili yazımı eleştirmiş. Her şeyi nefsaniyete bağlamışım, halbuki solda Ufuk Uras gibi seçkin bir insan varmış... Ben nefsaniyeti sola tahsis etmedim ki. Eski tabirle aledderecat her kesim nefsaniyet yansımalarını çeşitli dozlarda ve biçimlerde paylaşıyor. Günümüzün aktüel sorumluluğu, küllî karşılıklara müstahak olma durumuyla ilgilidir. Bunu özellikle işaretlemeye çalıştım hep. Sadece aksiyon katkısıyla değil, reaksiyon sapmasıyla da aynîleşip benzeşebilirsiniz. Bu durum Ortadoğu manzaralarında çok kolay gözlenebilir... Krizlerin kısırdöngüsü böyle tamamlanınca çıkış yolu bulunamaz. Her çıkış yoluna açılan kapı; başkasını değil, önce kendi nefsimizi yenen bir düşünce şuuruyla ve şuura yakışan bir kişilik duruşuyla aydınlanır.
Bu hakikati, günümüzün bu evrensel sınavını görüp kavrayabilmek için, özel bir farklılığa ihtiyacımız var. Bazen aktüel ilgileri zayıfmış gibi görünen nostaljik takılmalarımın ardındaki niyet, işte onu ve onunla ilişkili renkleri, çağrışımları, hatıraları işaretlemektir.
|