"Kriz çıkar mı, çıkmaz mı? Çıkarsa nasıl bir kriz olur bu?" meselesi konuşuldu saatler boyu 10'larca köşe yazarı ve uzman tarafından. "Kriz çıkmaz. Çıkmaması gerekir, ayrıca çıkması ihtimali de yok." diyen hiç yoktu. Herkeste bir "acaba?" vardı. Kriz'den yana olanları eleştirenler arasında da "Böyle soru mu olur? Demokratik kurallara uygun olarak yapılacak bir cumhurbaşkanlığı seçiminin krize yol açabileceği ihtimali üzerinde durmak saçmadır" diyen yoktu. Mesela böyle bir konu, Fransa'daki cumhurbaşkanı seçiminde bir Fransız gazetesi tarafından ortaya atılsaydı, o haberi okuyan bile çıkmazdı.
Demek ki bir sıkıntı ve tereddüt hali var. Fikret Bila'nın ve İsmet Berkan'ın söylediklerinde ise, her ihtimal adlı adınca ve apaçık ifade ediliyordu. Benim gönlümden geçen; Köksal Toptan'ın adaylığı açıklandığında doğan genel memnuniyet havasının, cumhurbaşkanı adayı açıklandığında da yaşanması idi. Bunun yanlış bir istek olduğunu söylemek mümkün müdür?
Her yorumu sadece ifade düzeyinde değil, gönül planında da gayet iyi anlamaktayım. Duygusallıkların hepsini de saygıyla ve sevgiyle karşılıyorum. Ama en olumlu tavır içindeyken bile bir özeleştiri payının ihmal edildiği gerçeğini yok saymak mümkün değildir. İfade etmemek tabii ki mümkündür; ama var olan ve konuşulan bir hususu kendi bakışımızla yok saymanın, görmezlikten ve bilmezlikten gelmenin bir yararı, bir anlamı yok. Kimse konuşmasa, böyle bir tecahül-ü arifane uzlaşması özel bir demokratik olgunluk siyasetinin hikmeti gibi benimsenmiş olsa; o zaman anlarım. Sayın Baykal, itirazının sebebini kasten farklı gösteriyor. Sayın Gül'ün adaylığına belli çevrelerin hassasiyet göstermesi, sadece ve sadece, eşinin başının örtülü olmasıdır. Kişilik olarak bu ülkede Abdullah Gül'den daha yumuşak, daha güleç, daha uzlaşmacı, daha "mesele çıkarmaz" bir insan daha bulmak çok zordur. Abdullah Gül'ün Milli Görüş'le ilgisi, Turgut Özal'ın vaktiyle Erbakan'ın partisinden aday olmak istemesi gibi bir haldir. Ona yakın bir şeydir. Eşinin başörtüsü ve "şerh koyma" tercihidir, hassasiyetlerin kökü. Yok vaktiyle şöyle demiş, art niyeti ve hesabı varmış, ideologmuş; bunların hepsi inanmadan söylenen şeylerdir. "Başörtüsü" denilse, seçmeni kötü etkiler diye; samimiyetsiz itham yakıştırmalarına yaslanıyorlar.
Rahmetli Özal'a da itirazlar olduğu, ama zamanla yumuşadığı hatırlatılıyor. Özal, ailevi çerçevesindeki fotoğrafıyla apayrı bir portreydi. Ülke ve dünya meselelerine bakış açısından; Gül, Özal'dan farklı değildir. Ama "çevre fonundaki" portresi itibarıyla çok farklıdır ki, hassasiyetlerin sebebi de budur. Ülkemizde bir başörtüsü meselesi vardır ve o meselenin irtibatlandırılmasıdır gösterilen tepkinin sebebi. Açıkça ifade edilmiyor, fakat "duruşla-tavırla" vurgulanıp duruyor. Baykal'a bir özel görüşmede, "Eşinin başı örtülü bir AK Parti'li adayı sen tespit et, biz de seçelim" denilseydi, Baykal kabul eder miydi? Asla! Onların asıl derdi bu.
22 Temmuz seçimleri 1954 seçimlerine çok benziyor. 1954'te de bir merkez-sağ partinin oyları, 4 yıllık hizmet süresinden sonra artmıştı. Ve Demokrat Parti, asıl hatalarını 1954'ten sonra yapmaya başlamıştı. Yaptığı hataların tek cümlelik ifadesi, CHP ile mücadelenin psikolojik dengesini dikkate almamaktan ibaretti. O yıllarda bütün bürokratlar CHP'liydi ve CHP'nin asıl gücü de sandıktan değil bu gerçekten kaynaklanıyordu. DP, "sandık onu da halleder" rehavetine kapıldı. Ama o "sandık", 3 yıl sonra, 1957'de DP'yi ciddi olarak uyardı. "Kavga ve gerginlik istemiyorum. Böyle gidersen, sandık gücünü de azaltırım" mesajını verdi. 1957 seçimlerinin sonuçları belli olmaya başlayınca, rahmetli Menderes kâbuslar görmeye başlamıştı. O geceyi hiç unutmayacağını defalarca tekrarladığını hepimiz biliyoruz.
... Siyaset bir denge sanatıdır. Büyük sabır ister. İnce dikkatlere ihtiyaç gösterir. "Ben idealistim canım" idealist olan; daha sabırlı, daha dikkatli, daha dengeli, daha uzlaşmacı olmayı bilir. İdealist olan için, yolun kıvrımları değil, istikameti önemlidir.
|