09.02.2010, Sal

Anasayfa

Zaman'ım

Multimedya

E-Zaman

Seri İlanlar

  Gündem
  Ekonomi
  Politika
  Spor
  Dış Haberler
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Röportaj
  Yazarlar
  Yorumlar
  Dizi - İnceleme
  Çizgi Yorum
  Kürsü
  Aile Sağlık
  Bilişim
  Otomobil
  Şehir Haberleri
 
 
 

LİNKLER

TODAYS ZAMAN
AKSİYON
CİHAN
STV
S HABER
MEHTAP TV
EBRU TV
BURÇ FM
Yazarlar

 NİHAL B. KARACA

n.bengisu@zaman.com.tr

Evlenemeyen kadınlar-evlenemeyen erkekler

Memleketin bağrına yeni bir acı daha salınmış oldu. Şu malum kitap: Evlenemeyen kızlardan ve evlenmeyen erkekler'den bahseden. Tesettürlü kızların damat namzedi konusunda yaşadıkları sıkıntılar, zaten başlı başına siyasi bir gerilim alanı olan başörtüsü sorununa eklemlenince ister istemez tatsız bir görüntü hasıl oluyor. 'Bekaretimi mezara mı taşıyacağım?' gibi iç çekişler, bu iç çekişlere azami ilgi gösteren medyanın çifte standardına bir yafta daha asıyor.

Geçtiğimiz günlerde Ekrem Dumanlı da yazdı; doğru, üniversitedeki yasaklarda, hizmet alan-hizmet veren gibi ayrımcı kriterlerde bir sorun görmeyenlerin, sistemin kızları 'eve kapatan' yasaklarına hiç ses çıkarmayanların, 'evde kalma' sorununu en ince yerinden tutup ayyuka çıkarmasında ciddi bir samimiyetsizlik var. Alt metinde şu okunuyor çünkü: 'Ey kadınlar, bakın zaten üniversitelere giremiyordunuz, artık bir de evde kalıyorsunuz, gelin naz etmeyin, açın başınızı. Siz de kurtulun, biz de kurtulalım'

Kişisel hikâyelerle kolektif dram arasında sancılı bir ilişki var. Küçük hikâyeyi büyütüp, ona bir temsil nosyonu yüklediğinizde büyük resmi yitiriyorsunuz. Ancak büyük resmi iyi anlamak için de, o küçük öykülere, detaylara, kişisel maceralara iyi bakmanız gerekiyor. Bakma eylemi 'Gorgon' bakışlı medya tarafından gerçekleştirilince hikâye taşa dönüyor. Fakat bir şeyi eklemek gerekiyor: Bir şeyin medya tarafından 'malzeme edilmeye elverişli' olması, o şeyin içindeki hakikat payını görmemize de engel değil. Bilakis. Mademki 'aile' önemli diyoruz, mademki, Müslümanca yaşamak hayattaki en önemli hedefimiz, kendi içimize dönüp 'neden?' sorusunu sormamız gerekiyor.

Emre Aköz de yazdı. İslami kesimdeki erkeklerin evlilik yaparken kendilerine 'başörtüsü' kullanmayan bir kadını seçmelerindeki asıl neden, kapitalizm. Başörtülü eş, ideal bir kariyer planlaması için tercihe şayan seçenek değil. Bir de şu var tabii: Başörtülü kadınların evlilik ilişkisinde eşit muamele görme beklentisi, muhafazakâr kesimin erkeklerini ciddi şekilde 'yaralıyor'. Okuldan atılmış, kimliğini sorgulamak durumunda kalmış, zorluklar karşısında bilenmiş ve bu arada İslam'ın kadınlara epey de hak verdiğini öğrenmiş, 'muhalif' olmanın ayrıcalığıyla ciddi bir özgüven kazanmış bir kadınla mı evlenmek; yoksa nasihat dinleyebilecek, uyumlu, en önemlisi hiç acıtılmamış olmanın uysal buharı üzerinde tüten tatlı bir kumral ile mi evlenmek? Hiç düşünmeden 'ikincisi' diyecek dindar erkek sayısındaki artıştır sorun olan.

Kâr-zarar eksenine göre dizayn edilmiş ve güçlü konumda olanın konforuna göre biçimlenmiş bir hayat algısı, 'haram-helal' çizgisini merkezden çepere doğru itiyor. Kimilerinin 'ılımlı İslam' diye kutladığı şey de budur.

Kuşkusuz 'Anadolu muhafazakarlığı'nın, kadın-erkek ilişkilerindeki kaba ayrımların, ast-üst ilişkilerinin 'medenileşmesi' gerekiyordu; ama 'neo liberalizmin ekonomik boyutunu' 'kapitalizmi' tercih şiarı, medenileşmeye ağır bastı. Bu konu masaya yatırılmadığı sürece, evet tesettürlü kızlar evlenemeyecektir, kariyere ve konfora endeksli evlilikler çoğalacaktır, konfor bozulduğunda evliliğe bye bye deme oranı artacak, üzgünüm, 'aile' elden gidecektir.

Filmi geriye saralım. Her şey, modern kapitalizmin 'beyaz eşya-mobilya denklemini kurmadan evlenmek olmaz' önkabulünü içselleştirmekle başlıyor. Sadece bu önkabul bile modern kapitalizmin evliliği kendisi için ideal bir alan haline getirip, o alanda dilediğince at koşturması demek. En hafifinden, evlilik yaşının ciddi şekilde yükselmesi demek. Evlilik yaşının yükselmesi ise ya muhafaza edilmesi gereken şeyleri muhafaza etmemek demek, ya da yalnızlığın, biyolojik gereksinimlerin baskısı altında günden güne zayıf düşmek, değerler ve iç çatışmalar arasında gerilmek, karşı cinse ve hatta hayata karşı aşırıya kaçan savunma mekanizmalarının içine savrulmak demek.

Mesele modernizmin ve kapitalizmin 'sonuçları' olduğunda, kelebek etkisinin etkilerini küçümsememek lazım. İşte, bakın, fil zücaciyenin kapısından içeri dalmak üzere...

29 Ağustos 2007, Çarşamba

 YORUMLA
Bookmark and Share | Gönder| Yazdır

Yazarlar

A. ALİ URAL

A. TURAN ALKAN

ABDÜLHAMİT BİLİCİ

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET ÇAKIR

AHMET KURUCAN

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA

AHMET SELİM

AHMET TEZCAN

AHMET YAVUZ

ALİ AYDIN

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

ATIF KEÇECİ

BEJAN MATUR

BEŞİR AYVAZOĞLU

BÜLENT KORUCU

EKREM DUMANLI

ETYEN MAHÇUPYAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNSELİ ÖZEN OCAKOĞLU

H. İBRAHİM EKİZ

HAMDULLAH ÖZTÜRK

HAYRİ BEŞER

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

HÜSEYİN SÜMER

İBRAHİM ÖZTÜRK

İHSAN DAĞI

İSKENDER PALA

J. BENJAMIN TOSHACK

KADİR DİKBAŞ

KARL HEINZ FELDKAMP

KERİM BALCI

KURŞUNKALEM

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MEHMET KAMIŞ

MEHMET YILMAZ

MELİH ARAT

MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ULUSOY

MUSTAFA ÜNAL

NAZAN BEKİROĞLU

NEVİN HALICI

NURİYE AKMAN

OKAY KARACAN

ŞAHİN ALPAY

SAMİ USLU

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM İLERİ

SELİM IŞIKLAR

SEMİH YUVAKURAN

SÜLEYMAN SARGIN

UFUK BOZKIR

ZEKİ ÇOL

ZİYA PERVER

                                 

Copyright© 1995-2010 Feza Gazetecilik A.Ş.


bilge2