09.02.2010, Sal

Anasayfa

Zaman'ım

Multimedya

E-Zaman

Seri İlanlar

  Gündem
  Ekonomi
  Politika
  Spor
  Dış Haberler
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Röportaj
  Yazarlar
  Yorumlar
  Dizi - İnceleme
  Çizgi Yorum
  Kürsü
  Aile Sağlık
  Bilişim
  Otomobil
  Şehir Haberleri
 
 
 

LİNKLER

TODAYS ZAMAN
AKSİYON
CİHAN
STV
S HABER
MEHTAP TV
EBRU TV
BURÇ FM
Yazarlar

 İSKENDER PALA

i.pala@zaman.com.tr

Şair

Rivayettir ki bir musıkîşinas ile bir şair, hangisinin mesleği daha eski diye tartışıyorlarmış.

Musıkîşinas iddiasını delillendirmek üzere "-Musıkî elbette şiirden evveldir; çünkü Davud nebi Mezmur'unu teganni ile okurdu." deyince şair taşı gediğine koymuş:

- O da bir şey mi azizim; Adem atamız Kabil'in işlediği cinayetten sonra oğlu Habil için bir mersiye söylemişti!

Şiirin ne zaman icad edildiği kesin olarak bilinmese de "şair" kelimesinin "tabiat üstü sihrî bilgiye sahip olan, sezerek bilen" anlamıyla kullanıldığından ve şairin "ayrı bir ilham kaynağı"na sahip bulunduğundan hareketle bu ayrıcalıklı sanat sahiplerinin en eski çağlardan beri toplumsal hayatta yer edindikleri söylenebilir. Nitekim tekamülünü tamamlamış en eski şiir metinlerine sahip Arap edebiyatında, Ferazdak, Hutay'a ve Kusayyir gibi cahiliye devri şairlerinin kendilerine şiir talim eden birer cinleri olduğundan bahsedilir. Bugün ilham dediğimiz bu esrarengiz kuvvet, şairi, söz bakımından diğer insanlardan farklı ve üstün kılar. Şamanların raks ve musıkî yanında şiirle de manevi nüfuz ve sihir icra etmeleri, hatta bazılarının şair olmaları yine aynı ilham üstünlüğünden kaynaklanır.

Cahiliye devri Arap şairi kabilesini ve akrabalarını medh ü sena eden, kahramanlıkları öven, kahramanların ölümünde mersiye söyleyen, düşmanları yeren (hecâ) ve bunun için de genellikle olmayacak mübalağalara başvuran bir nevi kahin veya büyücü, sözleri de büyü ve yalan idi. Nitekim altı yerde şiirden ve şairden bahseden ve bir suresinin de adı Şuarâ olan Kur'an-ı Kerim şairin bu tavrını eleştirip "Şairlere gelince, onlara sapmışlar uyar. Görmüyor musun onları nasıl şaşırmış bir vaziyette dolanırlar. Ve onlar yapmayacak[dık]ları şeyleri söylerler (Şuara, 224-226)." buyurmuştur. Ayrıca şiirlerinde din dışı, hatta din karşıtı mesajlar bulunduran bu şairlerin sözleri ile vahiy ve ilham sonucu Hz. Peygamber'e verilmiş ayetlerin karıştırılmaması gerektiği ikazında bulunan Kur'an, hak söz ile batıl arasındaki ayrıma dikkat çekmekle kalmamış, hakkında "Bizim ona öğrettiğimiz şiir değil, onun buna ihtiyacı da yok (Yasin, 69)." buyrulan Hz. Peygamber'in şairden üstün olduğuna işaret ve vahyi tebliği hususunda ona şairlik isnat edenleri de şiddetle ikaz etmiştir. Nitekim İslâmiyet'ten sonra Arap şairlerinin toplum içindeki müstesna mevkileri sarsılmış, kaynağı ilham-ı Rabbanî olan şiir ile nefsanî şiir peşinde yürüyen şairler ayrışmış, iktidar sahiplerine yaranma kaygısı ön planda olan manzumeler revaç bulmuştur. Bu süreçte değişmeyen tek kural, sözü en fazla süsleyen, yani yalanı en maharetli söyleyen şairin en beliğ şair sayılması kuralı idi (Burada Fuzulî'nin "Aldanma ki şair sözü elbette yalandır" dediğini hatırlayalım). Nitekim Hz. Peygamber şiiri açıkça övmemiş ancak Hassan b. Sabit'in gerek kendisi ile ashabını methedici, gerekse savaşlar sırasında düşmanları hicvedici şiirlerine sessiz kalmakla onay vermiş ve "Şüphesiz ki şiirin bazısında hikmet (...) ve (...) bazısında sihir vardır. (Ebu Davud, Sünen, V, 276, 277; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 456; V, 125)" buyurarak musamahakâr davranmıştır.

Eski Yunan ve Mısır'da, tapınaklarda görev alıp ayinlerde manzum parçalar söyleyen kahin şairlerin varlığı M.Ö. 3000 yıl geriye doğru takip edilebilmektedir. Türk edebiyatının bilinen ilk şairleri ise kopuz eşliğinde şiir söyleyen "ozan"lardır. Ortaasya'daki göçebe Türk toplulukları arasında ilden ile, obadan obaya gezerek haber ve bilgi akışını sağlayan, düğün ve şölenlerde destanlar tertip edip yeni şiirler söyleyen ozan, saygın bir kişidir. Uygurlarda musıkî eşliğinde ırlayarak sihir yapan, gaipten haber veren, hastaları tedavi eden baksı veya kam da tıpkı şamanlar gibi birer şair idi. Türklerin İslamiyet'i kabul etmesinden sonra uzun müddet halk arasında aynı kimlikle yaşayan "ozan"lar daha sonra "âşık" kimliği kazanıp saz şairi veya halk şairi olarak anılmışlardır.

Gelenek içinde yüzyıllar boyunca divan şiirinin ağırlığı hissedilirse de tasavvuf muhitlerinde, tıpkı halk şairi dediğimiz "âşık"lar gibi tamamen ilahi aşk saikiyle şiir söyleyen manevi ilham sahibi insanlar yaşamıştır. Kuddusî'nin "Şâirânın kalbleri Hakk'ın hazâini imiş" dizesinde kimlik bulan bu kişiler, tasavvuf geleneğini devam ettiren misyon adamları olarak büyük bir vazifeyi başarmışlardır. Saz şairi olup bir pirden el alarak (badeli âşık) manevi ilham ile şiir söylediklerini iddia edenler ise irfanî halk kültürünün zengin portreleridir.

Her çağda toplumdan itibar gören şair kendisine itibar veren milletinin dilini yapar, kimliğinin sağlamlaşmasını sağlar. İster şen şatır veya asabî bir âşık, ister gür sesli bir kahraman, o, şiirindeki güç kadar ölümsüz olan adamdır.

Bugün şair kelimesinin anlamı genişlemiştir. Artık belli kurallar (kafiye, vezin, edebi sanatlar vb.) çerçevesinde manzumeler nazmetmesi umulan "nâzım"ın yerini hayal ve çağrışımlara dayalı dizeler ortaya koyan söz sanatçısına bırakmıştır. Bu serbest ortam, şair adayının gerek şiir eğitim ve birikimini, gerekse tarihsel süreçteki usta şairleri tetkik ve taklit mecburiyetini olumsuz etkilemiş şiirin sanat alanını daraltmış, eski meslektaşlarına nazaran işini daha da zorlaştırmıştır. Çünkü artık o, kelimeleri sesler ve ses uyumlarıyla en güzel biçim ve sıralanışta kullanmak zorundadır; duygu, hayal ve fikir buluşlarıyla insan gönlüne ve ruhuna hitap etmelidir, muhatabını farklı duygulanmalar, izlenimler ve heyecanlara yönlendirmelidir. Bütün bunları yaparken de yazık ki kafiyelerin musıkîsinden, veznin ahenk ve rintminden, yahut edebiyat sanatlarının derinliğinden mahrumdur.

BERCESTE

Erbâb-ı teşâur çoğalıp şâir azaldı

Yok öyle değil, şâirin ancak adı kaldı

Zamanımızda şair geçinenler çoğaldı ve şair azaldı.

Yok, yok... Öyle de değil!.. Şairin yalnızca adı kaldı...

Sâbit

20 Ocak 2009, Salı

 YORUMLA
Bookmark and Share | Gönder| Yazdır

Yazarlar

A. ALİ URAL

A. TURAN ALKAN

ABDÜLHAMİT BİLİCİ

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET ÇAKIR

AHMET KURUCAN

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA

AHMET SELİM

AHMET TEZCAN

AHMET YAVUZ

ALİ AYDIN

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

ATIF KEÇECİ

BEJAN MATUR

BEŞİR AYVAZOĞLU

BÜLENT KORUCU

EKREM DUMANLI

ETYEN MAHÇUPYAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNSELİ ÖZEN OCAKOĞLU

H. İBRAHİM EKİZ

HAMDULLAH ÖZTÜRK

HAYRİ BEŞER

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

HÜSEYİN SÜMER

İBRAHİM ÖZTÜRK

İHSAN DAĞI

İSKENDER PALA

J. BENJAMIN TOSHACK

KADİR DİKBAŞ

KARL HEINZ FELDKAMP

KERİM BALCI

KURŞUNKALEM

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MEHMET KAMIŞ

MEHMET YILMAZ

MELİH ARAT

MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ULUSOY

MUSTAFA ÜNAL

NAZAN BEKİROĞLU

NEVİN HALICI

NURİYE AKMAN

OKAY KARACAN

ŞAHİN ALPAY

SAMİ USLU

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM İLERİ

SELİM IŞIKLAR

SEMİH YUVAKURAN

SÜLEYMAN SARGIN

UFUK BOZKIR

ZEKİ ÇOL

ZİYA PERVER

                                 

Copyright© 1995-2010 Feza Gazetecilik A.Ş.


bilge2