09.02.2010, Sal

Anasayfa

Zaman'ım

Multimedya

E-Zaman

Seri İlanlar

  Gündem
  Ekonomi
  Politika
  Spor
  Dış Haberler
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Röportaj
  Yazarlar
  Yorumlar
  Dizi - İnceleme
  Çizgi Yorum
  Kürsü
  Aile Sağlık
  Bilişim
  Otomobil
  Şehir Haberleri
 
 
 

LİNKLER

TODAYS ZAMAN
AKSİYON
CİHAN
STV
S HABER
MEHTAP TV
EBRU TV
BURÇ FM
Yazarlar

 İSKENDER PALA

i.pala@zaman.com.tr

Şiirin çiçekleri

Eski şiirimiz daha ziyade soyut (mücerret) konularla ilgilenir ve somut (müşahhas) olanlardan örnekler seçer.

Bir şair çevresinde gördüğü nesnelere bakarak içindeki duyguları tarife ve izaha çalışır, oradan okuyucusuna zengin örnekler sunar. Apartman dünyasına sıkışıp kalmadığımız şu zamanlarda, şairler o eski yeteneklerini kaybettiler. Oysa atalarımız sık sık gözlerini tabiata çevirirler ve toprak ile ilişkilerini asla koparmazlardı. Onlar, tabiat ile haşır neşir olmakla, insanın Yaratıcı karşısında kendini bilmesi, tevazu duygusunu önemsemesi, ölümlü oluşunu hatırlaması gibi ruhsal pek çok bakış açısını kazanmak yanında bedensel bir sağlık kapısını da açık tutuyorlardı. Böyle bir toplumun bireyi konumundaki şair de gözlerini tabiata çevirdiği vakit onun elbette ki şairane görüntülerini önemsiyor, çiçeklerin renklerinden kendisine hayaller devşirip, desenlerinden sevgilisine esvaplar biçiyordu. Şeyhülislam Yahya Efendi,

Lale vü gül takınır oldu güzeller şimdi hep

La'l u gevher kıymetin ezhâr erzân eyledi derken güzellerin lale ve gül takınıp süslendiklerini, bahar çiçeklerinin mücevhercilerdeki yakut ve incilerin değerini iyiden iyiye ucuzlattığını söylüyor ve çiçekleri mücevher ile ölçüyorsa bu ancak tabiata rafine bir bakışın eseri olabilir. Keza onunla aynı çağda Sâmî, Sîmden mükemmeldir gonca-i zanbak güya / Dîde-i nergise arz etmede meyl-i zerkâr buyuruyor. Renkleri benzeştiği için zambak goncasını gümüşten, nergis çiçeğini de altından üstün gören bir beyittir bu. Arkasında nergise dair bir efsane (Narsisos), altın ve gümüşe dair nakit bir güzellik de gizlidir üstelik. Öte yandan, insanın doğum esnasında da ölüm esnasında da ağlayışlar ve gözyaşları arasında kaldığını, XVI. yüzyılda Rehayî mahlaslı şairimiz bakın bir su çiçeğiyle ne kadar zarif ifade edebilmektedir.

Hemân ağlayı geldim âleme ağlayı gittim ben

San ol nilüferim kim suda bittim suda yittim ben

Öyle ya, insan doğunca da yıkanır, ölünce de... Yahut doğarken de ağlar, ölürken de (ölüm anında gözden bir damla yaş çıktığı bilinir)... Demek ki insan oğlu bir nilüfer çiçeği misali, suda bitiyor, suda yitiyor. Önemli olan, doğarken ağlayanın ölürken gülebilmesi... Yahut, kişioğlu doğunca gülenlerin, onun ölümünde gerçekten ağlamaları...

Nergis, zambak, nilüfer iyi de, eski şairlerin en ziyade ismini andıkları çiçek hiç şüphesiz güldür. Doğu medeniyeti biraz da gül medeniyetidir. Kainatın şanlı nebisini güle benzettikleri içindir ki İslam ümmeti gülde bir başkalık bulur. Hele onun bülbül ile olan efsaneleri, hikayeleri, masalları bambaşka bir zihin zenginliğinin ürünü olarak şiirlere yansır. Selimiye'nin sahibi olan Süleyman oğlu Selim bakınız bir beytinde ne diyor:

Biz bülbül-i muhrik-dem-i gülzâr-ı firâkız

Âteş kesilir geçse saba gülşenimizden

Pes doğrusu!.. Söylenir söz değil!.. Birazcık hayallerimizi zorlayarak yorumlamaya çalışalım: Bir bahçe düşünün; adı "ayrılık bahçesi" olsun. Bu bahçede kızıl güller mevcuttur; her biri alev alev yanmakta olan güller... Bahçenin bir bülbülü var; ufacık, avuç içine sığar bir bülbül. Lakin bu bülbülün mini minnacık yüreciğinde öyle muhteşem bir aşk var ki, tutuştuğu vakit ağzından feryad figan ile kıvılcımlar dışarılara sıçrıyor ve bahçedeki çiçekleri tutuşturuyor. Yani ki bahçenin çiçekleri yanmaya başlıyor, yandıkları için de kızıl alev rengine bürünüyorlar (Eğilmiş arza kanar, muttasıl kanar güller / Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller / Sular mı yandı, neden tunca benziyor mermer - Ahmet Haşim). Kızıl alevlerin kızıl güller olarak "ayrılık" denen bahçede her yeri kaplaması yetmiyor, o bahçeye yol uğratan serin ve selamet saba yeli, bir yandan rüzgar olarak giriyor amma bülbülün çığlık çığlığa nefesi onu da tutuşturuyor (ayrılık çeken bülbülün yüreğindeki ateşe o da yanıyor, yakılıyor) ve öte yandan alev tufanı olarak çıkıp gidiyor; Lut kavmini helak eden rüzgar gibi...

İmdi, azıcık düşünelim! Karşımızda küçücük bir bülbül ve muhteşemden muhteşem bir hayal var. Bir şiirin bunca derin olması, ancak yüzyıllar boyunca aynı hayallerin süzülüp imbikten geçirilmesiyle mümkün olabilir.

AY İLE GÜNEŞ

Bir gün Ay'a sordular:

-En çok neyi seversin?

-Güneşin tutulup ebediyen perde altında, bir bulutun gerisinde saklı kalmasını severim.

-Neden ona bunu reva göresin ki?

-Çünkü onu kendi gözümden bile kıskanıyorum. Üstelik güneşe olan aşkımla bütün âlemi nura boğmak gelir elimden!

-Sözün doğruysa eğer, gece gündüz durmadan ona koşmalısın ki ona ulaşabilesin. Ona ulaştığın vakit de zaten onda yok olursun, varlığın görünmez olur. O zaman onun ışıkları seni yakar, varlığını ortadan kaldırır. Aksi takdirde hangi küstahlık ile onun önünde ışık saçabilirsin?

-Ben yok olunca, onun cemaliyle öyle görünmeye başlarım ki, işte o vakit halk beni parmağıyla birbirine gösterir ve onunla bir olduğumuzu asla fark etmez.

BERCESTE

Mazhar-ı ism-i celal olmasa hakkâ lale

Bulamazdı bu kadar rütbe-i vâlâ lale

İzzet Ali Paşa

Lale eğer Allah'ın ismini taşıyor olmasaydı bu derece yücelere çıkmaz, böylesine kıymetli olmazdı. (Allah lafzı ile lale (ve hilal) ismi ebced hesabına vurulduğunda 66 rakamını verir).

27 Ocak 2009, Salı

 YORUMLA
Bookmark and Share | Gönder| Yazdır

Yazarlar

A. ALİ URAL

A. TURAN ALKAN

ABDÜLHAMİT BİLİCİ

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET ÇAKIR

AHMET KURUCAN

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA

AHMET SELİM

AHMET TEZCAN

AHMET YAVUZ

ALİ AYDIN

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

ATIF KEÇECİ

BEJAN MATUR

BEŞİR AYVAZOĞLU

BÜLENT KORUCU

EKREM DUMANLI

ETYEN MAHÇUPYAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNSELİ ÖZEN OCAKOĞLU

H. İBRAHİM EKİZ

HAMDULLAH ÖZTÜRK

HAYRİ BEŞER

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

HÜSEYİN SÜMER

İBRAHİM ÖZTÜRK

İHSAN DAĞI

İSKENDER PALA

J. BENJAMIN TOSHACK

KADİR DİKBAŞ

KARL HEINZ FELDKAMP

KERİM BALCI

KURŞUNKALEM

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MEHMET KAMIŞ

MEHMET YILMAZ

MELİH ARAT

MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ULUSOY

MUSTAFA ÜNAL

NAZAN BEKİROĞLU

NEVİN HALICI

NURİYE AKMAN

OKAY KARACAN

ŞAHİN ALPAY

SAMİ USLU

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM İLERİ

SELİM IŞIKLAR

SEMİH YUVAKURAN

SÜLEYMAN SARGIN

UFUK BOZKIR

ZEKİ ÇOL

ZİYA PERVER

                                 

Copyright© 1995-2010 Feza Gazetecilik A.Ş.


bilge2